20 Ekim 2016 Perşembe

Varuna'nın Bin Gözü

Anlatımın Kendisini Amaç Edinmek

Hayri K. Yetik


Melih Ergen’in Varuna’nın Bin Gözü’nü okumam ilerlerken adı gibi anlatımı da beni Derrida’cı bir algılamayla konuşlandırdı. Bu, benim öznelliğim, duyarlığıma bağlı; ama aynı zamanda metnin kendini özne kılabilmişliğinden kaynaklanıyor. İşin ilginci, metnin kendini sunuşunun okurla bakışımlı bir edilgenlik savında olması… Anlatmak istediğim şu: Göstergelerin, hem metnin konu edindiği zaman kavramıyla, hem de metnin anlatı, anlatım ve okunma süreciyle eşsüremli, özgür ve püskürürcesine dans müziği içine alması insanı. Bu yolculuğuma eşlik eden bir izlenimim de zaman göndermesi olan romanının adındaki göze ilişkin büngüldek tahayyülüm. 

Olay ne, türü ne olabilir sorularına yanıt istenirse, bir roman (novella) çocuğun birini öldürmüş tabancasını denize atmış soğukkanlı bir adamın yürüyüşüyle başlıyor, diye belli belirsiz oluntulardan sözedilebilir. Arkaplan betiminde olaylar/hayaller de düş gibi zamandan bağımsız seyrediyor. Sonrasındaki oluntularda eş ya da artsüremli tutarlılık görülmüyor. Tutarsızlığın tutarlılığı demek ki gözetilen, yani anakronizm kaygısı yok anlatıcının. 

Aslında düş demişken anlattıklarına “hatta adamın gördükleri rüya bile olamazdı artık; olsa olsa roman” diyecektir ileriki sayfalarda. Ve sonunda bu anlatılanlar senin hikayendir demiş olsa bile aralarda birçok yerde kendi hikayesini öyküleştirdiğini de açıkça veya ağzından kaçırmış olarak beyan edecektir. 

Üstelik bu anakronizm Varuna’nın Bin Gözü’nde “tabanca bir kez dönmüştü etrafında, iliğine kadar ıslanıp öyle batmıştı suya, ardında kabar kabar kabarcıklar” betiminden de anlaşılacağı gibi aynı zamanda mekânsaldır. Postmodern bir film gibi okuru da katmak için görüntüler arasında gezdiriyor kamerayı. Bir yandan da okumayı sürdürmesi için “birbirimizin rüyalarında dolaştığımızı görecektin” dediği okuru kışkırtmak, çatışmanın bir boyutu veya bir başka gerilim çatkısı olarak çıkıp gidecek diye endişelenir gibi yaptığı, gitmesin diye onu da kattığı bir mukabele… 

Böylece vitrininde bir polisiye görünen, içerde rüya tabirine ve felsefi çözümlemelere dönüşen ama hiçbir zaman öykülemenin gerilim dozunu düşürmeyen, kendisinin de dediği ve belli ki bir kahraman gibi katıp gözettiği ‘bilge okur’u/yazarı/kahramanı hatta yaratacağı, eğiteceği, yönlendireceği -en azından kendimden bilmekteyim bunu- türlerin iç içe geçtiği melez bir yapı, dilin, sözün, sesin, harfin, kavramların, önermelerin, olumsal değerlendirmelerin, ironinin, parodinin cirit attığı bir cümbüş, bir festival. Bir palempsest metin. 

Anlatımı ya da tasavvuru ya da başka bir seçimi/tutumu, hangisi belirliyor gerektiriyorsa ayrıntılı betimlemelerine Ergen’in yakışıyor. Bunun fark edilmesi için olabilir “bir de öldürdüğü çocuğun gözleriyle gece, ama gece sinsi bir yılan gibi sokulup dolaşınca evin içinde bu sesler duyulmaz olmuştu artık, (hangi sesler?) bir tek çatı katından gelen sesler derken bu sesleri bastıran bir kız ama televizyonda, politik yorumlarsa öteki kanalda, ekranın ardında kalan görüntülerse anlam ötesi olduğundan yakıcı, anlatılır ama yazılamazdı şimdi: ‘Tısss...’” dediği gibi yargıyı belirsizleştirircesine girişik bileşik cümlelerle sözü uzatıyor. Sanki Şehrazat; eğer gerilimin dozu düşerse, anlatım kesintiye uğrar da şafak sökerse ölüm olacak gibi. 

Ne uğrak gözetiyor ne de amaç, anlatımın kendisinin, eşdeyişle gösterenin kendisini amaç edinmiş bir serüvene dönüştürüyor metnini. Gerilim de estetik haz da özne nesne yüklem çelişmelerine rağmen duyumsanıyor, hükmünü icra etmiş oluyor böylece. İyi okurlar anlayacak ki bu yolculukta yazar bir yere vardırmayacak, belki bir novella olmasının da nedeni uzun cümlelerin yeterince uzun bir yolcuk olduğundan kısa kesmiş olsa hikayesini öyküsünün, bu bir sayfa meselesi. Hikayesi sonlanmayacak bununla. Bu, Sağır Bellek romanının kahramanı Mahmut’un burda da ortaya çıkmasından belli her şeyden önce. 



Birçok pasajı gibi hem bunu örnekleyebileceğimiz “dolaştığı caddelerle sokaklar verevine görünüyordu çünkü yollar parçalanmıştı; insanların yüzleri asıktı çünkü içleri parçalanmıştı; okuduğun bu cümleler anlaşılamazdı çünkü anlam parçalanmıştı ve şimdi anlaşılmaz olan bu cümlelerin arasından göğe doğru yükselen gökdelen, neredeyse yazgılarını bile çatarken bu insanların, gölgesi de kentin arka sokaklarını bile kapladığı için bir yandan, bu yüzden insanlar kendileri olamayıp hep bir başkası kılığında dolaştığından sokaklarda, (bitmedi henüz:) her yanı bir anda kaplayan bu arsız gölge bir karabasan gibi çöktüğü için kentin üstüne, kent de çıldırıyor..çıldıracak..çıldırmıştı sonunda!” sözcelemi felsefe, mitos, düş ve gerçek arasında gidip gelen yaşamı düşe düşü mite, miti “gelip geçen günlerin bezdirici tekrarı yaşananlara” karan ikisi arasında ayrımsız ve serbest atış felsefe yapan bir mecrada gelişiyor novellası Melih Ergen’in. 

“Kaos Teorilerine Felsefi bir Yaklaşım’ adlı kitabı arıyordun, sanırım düzensizliğin düzenine olan ilk isyanındı ama” “Boş Zaman’ ise adının ötesinde anlamı olan ‘manâ’nın zamanıydı artık” gibi hikemî, ‘Anlam,’ insanın var oluşuyla başlayıp yanıtlanması güç bir soru olduğundan, tabii ki bunu fizikötesi sayılacak bir zamanın içinde arayacaktı adam” ve “özgürlüğün yalnızlıkla veya ölümle sağlanabileceğini düşünmek” gibi felsefi, “yalnızlık bile alıp başını gittiğinden” “harıl harıl yanıp gitmiştin de, bir avuç kül niyetine öğütlerini bırakmıştın geride” gibi dize değerindeki sözcelerinin anaforuna kapılıyor insan okumaya koyulur koyulmaz. 

Bir söz karnavalı, bir maskeli balo gibi her yerden bir mecaz ya da başka bir eğretileme olarak söze geliyor kavramlar. Bir yargıya varmıyor ama hiçbiri. Bu şudur diyecek olduğunuzda bir başkasına dönüşüyor. Sözgelimi anlatı mı okur mu roman kahramanı mı Mahmut mu yoksa anlatıp durduğu eli silahlı, bir çocuğu öldürüp şehrin kalabalığına karışmış adam mı, evde ödev yapan kızına bir hayalet gibi görünen dev adam mı, karışıyor. Her imgenin, her sözcenin ucu açık, bilinçli bir kesinlemesizlik. Bilinçli olduğunu “bütün roman yazarları kurdukları hayallere yaslanarak anlatabilirlerdi gerçekleri ama ne denli uğraşsalar bile asla gizleyemezlerdi kendilerini, bıraktıkları böylesi ‘........’ boşlukları da ne yapsalar dolduramazlardı yazdıklarıyla, istersen deneyebilirsin sen de” dediğinden veya benzer başka bir cümleden, sözgelimi “bıraktığım şu boşluğa ‘.…….’ kendilerini mi yazarlar diye boş yere düşünüp duruyordum tabii. Kahramanlar” vb söylem parçalarından anlayacaksınız. 

Ya da şurdan: 

“Bak; Mahmut tam karşında, sana bakıyor: Baktığın ayna! Masaya geçip bunları yazan sensin. Ben ikinize birden bakıyorum. Nasıl da benziyorsunuz Mahmut'la birbirinize."

“Peki, baştan alalım o zaman ama artık dikkatli oku: Bak, Mahmut tam karşında, sana bakıyor: baktığın ayna! Masanın başına geçip bunları yazan sensin. Ben her ikinize birden bakıyorum. Sen artık Mahmut'sun, ben de öyle; çünkü ikinize birden bakıp çoktan ‘siz’ oldum da, yalnızlığı tanrının elinden alıp ve böylece kendimi tanrı kılarak yazdım bunları. Ne yani, hâlâ yazarla okuyanı bir kılmak mantıklı gelmedi mi sana, oysa kim ki bir kitabı baştan sona kadar okuyorsa, bil ki o kitabın gerçek sahibi kendisidir.” 

Metin içi bir arayış, hatta yazarın kurgusunu, novella, roman, öykü her neyse kendi metnini, dilini arayışı gibi de okunabilir Varuna’nın Bin Gözü ama, bir arayış değil bir kayboluş, kaybolmak üzere yola koyulunmuş gibi arada aradığını bulacak gibi olsa da “televizyonu açık kahve fincanı içmekte olduğu için henüz sıcak” onun odasında o olmayacak. Adam çocuğu ve hayalleri gibi kendisi de kayıp çünkü” dediği üzere bir anlatı. 

Belki de kaybedilmiş bir kentin, hatta kentliliğin vesvesesi. Hatta belkisi fazla vesvesesi az: çıldırmış, daha da çıldıracak dediğine bakılırsa bir kıyamet gibi algıladığı da söylenebillir. Arayışlar kayboluşlar bundan. 

Tam burada politik bir ironiyle karşılayacak okuru: 

“Devlet işte bu yüzden ‘ivedi’ önlemlerini almıştı hemen, kentin dört yanına oklar-işaretler-levhalar asmıştı: ‘İstihbarat Servisine Gider!’ ‘Adliye Binasına Gider!’ Karakola Gider! ‘Cezaevine Gider!’ Tımarhaneye Gider!’ Ama nedense ‘Kaybolanların Yanına Gider!’ diye bir levha yoktu ortalıklarda…” 

O zaman anlaşılacak ki yazar da anlatıcı da ‘kim vurduya’ gitmiş” dediği hayatlar da sanıldığı gibi başıboş değil; bu, anlatıcının olmasını istediği ama hayatta var kılamayıp metin olarak uygulamak istediğidir; özgürlük bundan ibarettir ancak böyle panoptikon gibi bir denetim sözkonusudur. 

İşte Melih Ergen’ın anlatıcı olarak karakteri de böylece ete kemiğe bürünmüş olur: apolitik bir tutumla politika yapar. Elbette ki bu mesaj vermekten başka bir şeydir, öğretici, bildirici değil, gerilimi anlatımından menkul duyumsatıcı betimleme yoluyla. Kendi metnini de kurgusökümüne uğratan bir edimsellikle. 

Anlatımın gerisine atılmış olayların ileri-geri gidim-gelimleri bölüm başlıkları ve giriş cümlelerinden de anlaşılacağı gibi zamana ilişkin kurgu, dediğimiz gibi yazınsal olanağa dönüştürülmüş anakronizm de bu kayboluşun evrensel boyutlarına dikkat çekmek içindir. 

“Roman ya da gerçek; sözünü ettiğim adamsa rüyasında olsa bile öldürdüğü çocuğun hayaletinden kurtulamayacağını anlayınca başıboş dolaştığı bu kentin çıkmazlara açılan arka sokaklarından evine dönerken[…] yalnızca geceleri gören tanrı Varuna ve onun gökyüzündeki bin gözü”ne dönüşecektir. 

Bu saptamalardan aşırı yorum denmezse bendeki çağrışımlarına göre diyebilirim ki adam çocuğu kurban ettiği panoptikon denetleyicisinin yanında her şeyi kaybeden bir de Varuna vardır. Lacan’ın ancak küçük ötekisi insanlarla düşünülebilen bu büyük öteki. Zamanın efendisi, hatta kendisi olmuş. Ya da hiçlik, dünyayı içinden çıkartan İbni Arabî’nin deyimiyle fışkırma kendini kendine öteleyen bir oluş. Gök tanrısı, “hani şu gözleri geceleri gökyüzünde dolaşan yıldızlar olup bizi ve yaşadıklarımızı kıs kıs gülerek seyreden tanrı Varuna!” 

Novellamızın ikinci bölümü “sabah” başlığı altında erkenden kalkıp işe gitmiş adamın “çan sesi peşinde ofisinde oturup güneşin doğuşunu bekler” cümlesiyle başlar. Burada Lacan’ın başka bir tanrı tarifindeki gibi kendini geri çekip gözleri yıldızlarla dünyayı denetleyen tanrı şimdi eşyaya sinmiştir. Bu da panoptikonun aynı zamanda bir içsel denetim içerdiği, eşdeyişle insanların gözetleniyorum kaygısını içselleştirdiğini düşünmemize gönderge oluşturuyor. 

Alt, üst, erek, kaynak metinlerin iç içe geçtiği çok katmanlı Varuna’nın Bin Gözü edebiyatımızda yer ayrılması gereken bir roman. Kendi adıma aradığımı fazlasıyla bulduğumu söyleyebilirim; ancak, yazarın tevazu gösterisi veya romandaki anlatıcının kurgu oyunu diyebiliriz, ‘onun okuru’ aradığını bulamıyor gibi… Belki de kendini bulamıyor ya da kendi trajedisini gördükçe sayfaları çevirmesinden belli kendiyle karşılaşmaktan da hoşlanmıyor. “Bir roman asla tasarlandığı gibi yazılmaz, radyo programı yapmaya benzer yazmak, bir boşluğa konuşur durursun işte böyle” diye de uyarıyor nesneleştiremediği, özneleştiremediği okur-kahramanını. Böyle bir amacı yok çünkü. Ancak ben yine de sorasıyım uzamına karışıp “ne boşluğa söylenmiş değil ki” her şey hiçse, diye…




Roman kendini ortaya koymaktadır zaten ama, yine de romandaki değişik kimlikleriyle, bir eli tabancalı adam, bir Mahmut olarak görünen hayaletimsi okura “Okumaya devam ettiğin bu romansa (doğrusu pek emin değilim ama)” “sen hâlâ kesintisiz ilerleyecek bir öykünün peşindeydin” diye sitemde bulunuyor ve “yine bilmeni isterim ki ben bunu seninle birlikte yazabilmek için ne hayaller kurmuş, söz gibi yazının özgür, kendi başına buyruk, ‘anarşist’ olan (bak işte, arayıp bulamadığım sözcüğün tam yeri!) büyüsüyle bizi tersinden okunabilen romanlara taşıyabileceğini, her ne kadar bu düşüncelerim hezeyana dönüşerek seninkilere benzemeze de, (benzemesin zaten) rüyaların hoşgörüsüne sığınarak böylesi savrukmetinler içinde gezinebileceğimizi düşünmüştüm” diyerek savunuyor da edimini. 

Bunlar Melih Ergen’i bağlamaz, roman kahramanının görüşleri denerek, romanla sınırlandırılabilir mi? Hayır, Ergen, kahramanıyla kendi görüşlerini tartışıyor. Roman ve edebiyatla da sınırlı değil bu. Hayatın tümüne ilişkin çözümleyici bir eleştiri… Ayrıca Varuna’nın Bin Gözü, çok katmanlı bu yapısıyla gündelik hayata ilişkin olduğu kadar siyaset felsefesi boyutuyla da açılımı esinlendirici olabilir. Anti kapitalist bir reçete içermiyor, elbette ki böylesi kuru bildirilerle alış verişi yok ama tüketimci kapitalizm karşısında kendini inşa eden bir yazınsallığı, karşı estetik konuşlanışı, olduğu rahatlıkla söylenebilir, bir başka deyişle eleştirelliğiyle kültürel siyaset yaptığı. Bundan kendisi de emin görünüyor, yazar ya da esinlendirici veya yaratım yeteneği olarak “sen çok yaşa, bize bilmediklerimizi gösteren, karanlıkta kalanları karanlığın diliyle anlatan bin gözlü tanrı Varuna” biçimindeki duasına bakılırsa.

Gösteri Sanat Edebiyat Dergisi
Haziran / Ağustos 2016 Sayı:319

15 Mayıs 2016 Pazar

Fotoğrafın Arka Yüzü


"Öyle biri yoktu. Hiçbir zaman olmamıştı. Boşuna beklemiştim, çoktan gelmişti."

Yaşamın değil, ölümün gerçeklerine tutunan bir adam; inancın bittiği yerde başlayan o tekinsiz aydınlığı sorgulayan bir roman: Fotoğrafın Arka Yüzü, ilk baskısından yirmi yıl sonra, yazarın yeniden bakışıyla okurlarıyla buluşuyor.

"Melih Ergen'in Fotoğrafın Arka Yüzü adlı kitabında kazandığı haklı övgülerden sonra bile, yazdıklarına hâlâ bir yabancı gözüyle dışarıdan bakıyor olması, kendine bir türlü 'yazar' diyemeyişi hâlâ karşısına geçtiği beyaz kağıt karşısında hâlâ duyduğu o korku, onun bundan sonra yazabilecekleri konusunda umutlarımı ve merakımI dipdiri tutuyor."

Mehmet H. Doğan

Arka Kapak Yazısı.

24 Mart 2016 Perşembe

Varuna’nın Bin Gözü

Asuman Susam


2013’te yayımlanan Sağır Bellek’ten sonra Melih Ergen, yeni romanı Varuna’nın Bin Gözü ile okurunu çetrefil ve çetin bir kurgu oyununun içine çağırıyor. Klasik anlatımın kronolojik akışına, serimli- düğümlü- çözümlü, düz bir çizgide ilerleyen romanlara alışık okuru zorlayacak bir roman karşımızdaki. Postmodern romanın anlatı teknikleriyle kurulu roman yine de yazarı tarafından yalnızca bir oyun alanı olarak düşünülmemiş. Her bölüm, anlatıcı-yazar sine-göz gibi davrandığı için çoğu zaman bunlara sekans da diyor, Ergen’in mesele olarak seçtiği bir kavramın aşındırılma denemelerinden oluşuyor. Bu nedenle melezleşme eğilimleri ile Varuna’nın Bin Gözü deneme-anlatı-roman hattında her bir türe ayrı çengeller atarak kendini örmüş.

Roman bir mobius şeridi gibi; kapalı sonsuz bir yüzeyi imliyor. Ergen romanına aldığı tüm kişileri helezonik seyahatlere çıkarıp bir yaşam sorgulamasının içine atmış. Hiç kimsenin o çemberin dışına çıkmasına da izin vermeyecek bir biçimde kurgusunu oluşturmuş. Roman baştan sona kaçıp yan çizecek kolaycı okura çıkış kapısını gösterirken sabırla yolu tamamlamak isteyip devam eden okuru da sigaya çekip sınava da tabi tutmuş. Bunu elbette yargılayıcı, üstten bir üslupla yapmaktan özellikle ve özenle kaçınmış yazar; ancak okurunu -her ne kadar bilge/ideal okur arayışında olmadığını söylese de- kendi kendine düşeceği tuzaklara karşı dikkatli olmaya zorlarken hazırlamış olduğu hınzır tuzaklara düşmesinden de ince bir keyif aldığını göstermekten kaçınmamış. Bunu elbette romanın tüm kurgusuna sinmiş Varuna’nın bin gözünden parlayan zeka pırıltılarıyla yapmayı yeğlemiş. İroni bu anlatımın kaçınılmaz olarak en büyük gücü, zorlayıcı unsuru olmuş.

‘Olay’ın peşine düşmüş okura neredeyse verebilecek hiçbir şeyi yokmuş gibi görünen roman, gri ve tekinsiz atmosferi ile, bizi gerilimli bir karaütopyanın içinde gezdirmeyi başarmış. Temelde ben kimim, sorusunu bu anlatılan kimin hikâyesi, sorusuyla sürekli yer değiştirterek sorgulatan Ergen, roman, roman kişisi, yazar-anlatıcı ve okurdan oluşan bir kişi kadrosuyla çemberini kurmuş. Bunların sürekli yer değiştirdiği romanda yazar polaroid fotoğraflarda kullanılan deformasyon ve üst üste bindirme tekniğiyle oluşturulan çapaklı, belirsiz, kararsız görüntülerle sahnelerini kurmuş. Böylece tekinsizliği romanın içi için bir atmosfere dönüştüren Ergen, okuma sürecinin de okurları için kesinlemelerden uzak bir tekinsizlik hali olmasını istemiş. Anlam aramanın ve anlam üretmenin boşunalığı ironik bir oyunun içinde okuru bırakarak sağlanmış.

Tekçilik, ilerlemecilik, benzersizlik yanılsaması üzerine yükselen roman türünün temellerini sarsmak için yazılmış bir romandır diyebiliriz Varuna’nın Bin Gözü için. Finaline dek büyük anlatıların vaaz ettikleri ile tartışmamızı isteyen Ergen, finali ile de bireyin biricikliğine başından beri sordurduğu ben kimim sorusu üzerinden kimse değil herkessiz noktasında bir anonimlikle yanıtını vermiş.

Romanın kendisinin tüm edilgenlik yanılsamalarına rağmen başkahraman olduğu bir yapıt bu. Romanın içinde sık sık yazar-anlatıcının belirttiği gibi, okuruyla adım adım, okundukça ve okunarak kendini kuran bir roman. Baştan sona romanın kurgu oyunları içinde okurlara sorgulattığı kurmaca ve gerçek dünya arasındaki farklar ve aynılıklar. Metindeki hikâyesizlik yazar tarafından anlatımın geciktirilmesiyle, hep başka bir yere bağlanmasıyla sürdürülmüş. Metin tekrarları başka bir meseleye sıçramanın okurla tartışmanın ve okuru hikâyeden asıl meseleye, olma sürecine çekmenin bir yöntemi olarak kullanılmış. Okuyan herkes deneyimleyecektir ki Ergen’in bir mayın tarlasına çevirdiği metinde sona yanılgısız ulaşmak isteyeler - ki o da bir yanılsamadır yazarın temel arzusu bu değildir- büyük bir dikkat ve gerilim içinde olacaktır.

İnsanın yeryüzüne nedensiz fırlatılmış olmaklığından doğan sersemliğini, romanın kahramanı adam- adının sonradan Mahmut olduğunu öğrendiğimiz kişisi- üzerinden anlatırken Ergen zaman, aşk, ölüm, politika, sanat, kent, ilerleme, boş zaman, çalışma, para, tüketim, cinsellik ve cinsiyet kavramları ile okurunu karşı karşıya getirir, onunla tartışır. Gündelik olağan halleri üzerinden basit bir hayatın sıradanlığını bize gösterir. Karaütopya budur. Çemberden çıkamaz kimse ve hep aynı olan, sıkıntıdan kimseyi öldürmeden ama herkesi süründürerek esir almıştır işte.

Klasik okurun hikâye arama ve anlam kurma hevesine dair ironisi son derece keskindir romanın. Bunu yazarın niyetinden çok emin olmamakla birlikte -ki tüm yapıtlar yazarlarının niyetini çoktan aşmış olarak okurla buluşurlar- Varuna’nın Bin Gözü’nün bir roman aşındırma denemesi, roman türünün parodisi olarak da pek ala okunabileceğini söyleyebiliriz.

Okuru sıralı zamanın dışına atan yazar, bir hikâyenin var olduğuna, bir adamın varlığına bizi inandırmış olsa da ey okur esas dediğin şey sürecin kendisi, onu kaçırma demek için onca nefes tüketmiştir. Tanrı Varuna, gökdelen, kör çocuk, rüya gibi kavramlarla metaforlar oluştursa da iyi ki bunları akışı ve anlatımı sarpa sardıracak bir kapalılığın içine hapsetmemiştir. Roman kurgusu ve anlatımdaki sıçramalı çizgisi, tekrarları ve tuzakları nedeniyle kolay okunan bir roman değilken bir de bu anlam kapalılıkları okurla yapıtın karşılıklılığını zora düşürebilirdi. Bu haliyle de hiç kolay bir roman olmayan Varuna’nın Bin Gözü edebiyatta aşındırmaları, yerinden etmeleri, yapıtla didişmeleri, oyunları seven okurları cezbedecektir. İçe, derine, öteye bakmaya cesareti olanların eline tutuşturulan bir ayna olarak da kabul edebilir okur onu.

Şubat - Mart 2016

18 Şubat 2016 Perşembe

Mutlaka Okumanız Gereken, Yeni Çıkan 30 Kitap


Varuna'nın Bin Gözü
Tür:
Roman
Yayıncı: YKY
Özet: Melih Ergen’in yeni kitabı Varuna’nın Bin Gözü, “Tek doğru, tek kural, tek buyruk”un şekillendirdiği hayatları anlatıyor.

          Listedenin tamamına ulaşabileceğiniz bağlantı.

7 Şubat 2016 Pazar

Yazar Melih Ergen okurlarıyla buluştu

Mavişehir'de girişimci iş kadını Güler Doğru tarafından geçtiğimiz Ağustos ayında hizmete açılan Kuzguni Sanat Cafe&Brasserie, Yazar Melih Ergen'i ağırladı. Yazar Melih Ergen, Kuzguni Sanat Günleri kapsamında düzenlenen imza günü ve söyleşide edebiyat tutkunlarıyla bir araya geldi. İmza gününde "Varuna'nın Bin Gözü" adlı kitabını imzalayan Melih Ergen, imza öncesi Kuzguni konferans salonunda, yaşamına tanıklık eden dostlarının hazırladığı, "dostlarının gözüyle geçmişten bugüne Melih Ergen" ana temalı, özel yaşamına ait fotoğrafları da içeren slaytların gösterildiği süpriz barkovizyon sonrası, konuşmacı olarak da katılan dostlarının anı paylaşımlarıyla duygulu anlar yaşadı. Usta yazar, ev sahipliği yapan Kuzguni işletmesine ve yetkililerine de katkılarından dolayı teşekkür etti.


29 Ocak 2016 Cuma

Bırak elindeki kitabı ve düşün hayatını

“Bir senfoni yazarak bir dünya yaratılır” demiş Gustav Mahler (1860-1911), bu sözlerden ilham alarak belki, bir roman yazarak da bir - ya da birçok - hayat yaratılır diyebiliriz. Senfoni form olarak dinleyeni bir yolculuğa çıkarır, aynı roman gibi; birçok temayı barındırdığı için sadece dünyanın bir yüzünü değil, farklı yüzlerini gösterir, çeşitli evrelere sahip bir yolculuk gibidir. Senfoni bittiğinde yolculuk tamamlanır, bilinmedik yerlere gidilmiş ve tanıdık yerler tekrar görülmüştür.

Roman yolculuğu buna benzer, okudukça yeni sözcüklerle yeni yerlere gider okur, yeni insanlar keşfeder ve arada tanıdıkları görür. Bazı yazarlar bizi bedenlerinde ya da zihinlerinde yolculuğa çıkarırlar. Son haftalarda okuduğum Murat Gülsoy’un Yalnızlar İçin Özel Bir Hizmet ve bu hafta okuduğum Varuna’nın Bin Gözü böyle romanlardı. Yolculuğa davet olarak okunacak metinlerdi, ortak özellikleri okur tarafından tamamlanmayı beklemeleriydi.

Gecelerin Tanrısı Varuna
Melih Ergen’in Varuna’nın Bin Gözü’nü, öncelikle Varuna’yı anlayarak başlayalım. Hindu tanrılarının en önemlilerinden biri olan Varuna, geceyi temsil eder. Karşıt güç Mitra ise gün ile bağdaştırılır. Varuna doğa güçlerinden çok ahlak ve sosyal ilişkilerle ilgilenen bir tanrıdır, Veda’larda yasaların koruyucu gücüdür, Rigveda’da her şeyi bilen ve gören bir güçtür. Bütün yalanları gören, gerçekleri anlayan, insanların saklamaya çalıştıklarını bilen tanrı Varuna, bu gücüyle ilahi adaleti sağlar, çünkü o, yalanların altında yatan gerçekleri bilir. Yıldızlar, Varuna’nın gözleridir, bir bakıma onun ajanları, yardımcı habercileridir. Yıldızlar sayesinde karanlıkta yolunu bulur, doğruları görür. Zifiri karanlıkta renk yoktur, gölge yoktur ve dolayısıyla farklılıklar yok olur, bunları ancak bin gözlü olduğu söylenen Varuna görebilir.

Varuna tam da bu anlamlarıyla romandaki tanrı-anlatıcıdır, romanın yazarı ve okurudur. Metnin üst gözleridir, gizli kalanları gören ya da görünür kılan ışıktır. Melih Ergen’in romanını bu gözle okumaya başlayınca hayatımda ilk defa dışardan bakan, metnin dışındaki okur olmadığımı hayal ederek okuduğumu fark ettim. Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili kitabında şöyle der: “İster tasasız, sıradan, anlayışsız olanı olsun, isterse akıllı, sorgulayıcı, anlayışlı olanı, yazar için daima başkasıdır okur çünkü yazara metnin daima bir dışı olduğunu hatırlatır.” Melih Ergen Varuna’nın Bin Gözü’nü, Gürbilek’in sözünü ettiği bir “dış”a, ötekine ya da “onlara”, sırtını çevirip yazmış. Dışı olmayan bir metin çıkarmaya çalışmış. “Yaşadıklarını gerçek, okuduğu romanları kurmaca” sanan okura seslenerek onu bu yanılgıdan kurtarmak istemiş. “Sen” olarak hitap ettiği okura “seninle birlikte yazabilmek için ne hayaller kurmuş” olduğunu söyleyerek bu yolculuğa davet etmiş.

Eğer bir roman okuruyla birlikte yazılacaksa, kurgunun belirleyici olmaması gerekir (tabii bu okumayı güçleştiren bir yapı) ve bütün boşlukları okur doldurmalı. Varuna’nın Bin Gözü böylesi boşluklarla dolu, Ergen araya “...” şeklinde boşluklar koymuş ve okur tam bir temaya ulaşacağını sandığı anda yine onu baştaki karanlığın içine sürüklüyor. “... sense yatmadan önce okuma alışkanlığın yüzünden para verip aldığın bu kitaptan ötürü olur olmaz düşüncelere kapılıp, “Nedir bu okuduklarım, rüya mı yoksa roman mı?” diye sormuşken kendine, bunu yanıtlamaksa yalnızca bana düştüğünden şimdi, önce bunu anlatmalıyım sana...”

Bütün bunlar çok akıl karıştırıcı gelebilir fakat hep bir kör çocuğun bir yerlerden çıkmasını, sevgilinin yeni bir yemek tarifini ya da kayıp yaşlı bir adamın bulunmasını beklerken, hiçbir devinim olmadan, bir olayın anlatılmadığı metni okumayı sürdürüyoruz. Örneğin bir kez kör bir çocuktan söz edilmiş olması böyle bir beklenti yaratıyor. Ayrıca bir sevgiliden bahsedilmesi, bu ilişki hakkında merak uyandırıyor. Bunun nedenini son zamanlarda okuduğum romanlarda çok sık düşünme fırsatı buldum: insan zihni sürekli bir nedensellik arayışı içinde olduğu için, bağlantı kurmak isteyen bir makine olan beynimiz kurgu oluşturmaya başlıyor. Zaten uygarlıkları, dinleri ve tarihi bu nedensellik sayesinde anlıyoruz. Ergen bu romanında neden-sonuç ilişkisi kurmadan düşünmeye çağırıyor bizi. “Anlasan da bir, anlamasan da artık: oysa seninle hayal edeceğimiz bir başka dünyanın işaretleriyle konuşabilseydik bu romanda, sözgelimi bebeklerle hayvanların dilinden (...) sen kahramanın gözünden olmayıp yalnızca kendi bilgilerinin ışında baktığın için bu satırlara anlamak istemiyor, anlattıklarımı rüya sayıp kendini uzak tutmak istiyordun onların dünyasından, oysa hayvanlarla bebeklerinin gözlerinden bakan biri daha vardı bu romanda ve üstelik senin de artık yakından bildiğin Varuna’dan başkası değildi bu; hani şu gözleri geceleri gökyüzünde dolaşan yıldızlar olup bizi ve yaşadıklarımızı kıs kıs gülerek seyreden Tanrı Varuna!”

Kent ve gökdelen
Romanda bir “kent” anlatılıyor fakat bu anladığımız anlamda bir kent değil, ne de bir mekân, bölge ya da haritada bir yer. Bu kent, zaman ve mekân bileşiminde oluşmuş bir an. Sokak’ları da harflerden oluşuyor. Tek öğrendiğimiz kentin orta yerinde bir gökdelenin olduğu ve tüm kentin bu gökdelenin gölgesinde kaldığı. Romanda tek adını bildiğimiz karakter Mahmut da öyle, bir kahraman değil, harflerin oluşturduğu bir isim. Melih Cevdet Anday’ın M’si, Arthur Rimbaud’nun A’sı, T.S. Eliot’un T’si, vb...

Aslında romanı bir yolculuk olarak algılamamızı istiyor yazar: bu yolculukta gezindiğimiz kent harflerden oluşuyor, düşünceler ise sözcüklerden. Bu belki de yazı hakkında bildiğimiz tek gerçeklik. Sonuçta roman yazıdan başka bir şey değil, yazının bu gerçeğini unutup romanlardaki kahramanlar için ağlayan, onlara hayranlık duyan, olayların gelişimi karşısında heyecanlanan okur olmaktan kurtarıyor bizi (en azından bu seferlik!). Romanın sonlarına doğru “Şimdi bırak artık elindeki bu kitabı ve yeniden düşün hayatını” sözleri, bunun en iyi kanıtı.

Asuman Kafaoğlu-Büke


15 Ocak 2016 Cuma

Varuna'nın Bin Gözü

Ne de olsa, ancak karanlıkta ışır hakikat...


Melih Ergen'den kaybolanları, arayanları, ölenleri, ölmeye teslim olanları, kaçanları, hayal kırgınlarını anlatan kısa ama yoğun bir roman. Birbirlerinin rüyalarında dolaşmaya cesaret edenlere tutulan göz alıcı bir ayna...

7 Nisan 2015 Salı

Sağır Bellek'ten

Bir fikir vermesi bakımından...

      II. Bölüm Girişi

“İlk ne zaman başladı bu, inan bilmiyorum. Gerilere, en gerilere gidip bulmaya çalışıyorum ama bir türlü bulamıyorum. Aniden, o anda yaratılmışım gibi, hani ben sevecen ‘günaydın’, günü aydıran ‘merhaba’, ikircikli ‘kim o,’ ya ‘iyi uykular’ mı demek istemiştim, kimden ne istemiştim? Bir sabah geceyi yoran gözlerimin fersizliğiyle bir ekmek bir sigara bayiden, belki de o geceden kalma gürültülü bir türkü ya da usulünce söylenen bir eski zamanlar şarkısı, sesim boşluğa karışmış hırıltılı bir otobüs bileti belki de gitmek için buralardan, yoksa tam o ‘an’ mıydı, harflerim birden kaybolmuş, bense hep böyleymişim gibi bulmuştum kendimi, dilimde..sözcükler yoktu!”

“Sonra da hep böyle oldu bu; hâlâ da korku içindeyim. Söylemiştim, yoksa söylememiş miydim, daha ilk harflerde, ikincisi, üçüncüsü ama ben tam üçüncüsü derken, yani kendiliğinden olan mucizevî bir uyumla yanaşmadan onlar dördüncüsünün yanına, bak işte ay nen böyle, ince kıvrımlarla bitişerek ötekisinin yanına ve bir anlama durmak üzereyken emiliveriyorlar kendi boşluklarına doğru da, geldikleri mutlak yokluklarında gözden kayboluyorlar. Hep böyle oluyor bu; daha onlar düşünüp taşınmadan yanaşırlarken birbirlerine, bu harflerin kendi becerisi, bir sözcük olamazlarken daha, öte yandansa cümlelerim karman çorman, itiş kakış, kişneyerek sırasını bekleyen öteki cümlelerim hep varmış da bu harfler yüzünden yokmuşlar gibi kendi görünmez izlerini sürüyorlar durmadan. Bense kalemim böğrümde, kalemim kaybolan bu sözcüklerin anlamlarını içime, içimin en uzak yerlerine, artık göremediğimden varlıklarından kuşkuya düştüğüm bu cümlelerin anlamlarını üst üste, dağınık, bir görünüp bir kaybolan hayaletler gibi yerleştiriyor içime... Çizim çizim çizilen bu cümleler pütür pütür sesler çıkartırlarken içimde titreşip renksizleşiyorlar, tütsü dumanlarına benzeyen patikalarından yürüyüp gidiyorlar, gitgide uzaklaşırlarken onlar, benim göremediğim hava olurlarken yani, bense onların peşinde tıknefes, korkak, ah bir yetişebilsem, sağa sola yalpalayarak seğirtirken peşlerinden varmış da göremediğim, görsem de bilemediğim, dizilirlerken bir başka evrenin dili olduklarından okuyamadığım bu cümlelerin ezberlenmiş, ezberlenmiş de sonra unutulmaya bırakılmış yakıcı anlamlarıyla buluşuyorum hep!”

“İlk ne zaman olmuştu bu, ben ne yapmıştım da böyle olmuştu, ne söylemiştim, yoksa sihirli bir sözcük mü, yeniden bulsam o sözcüğü, harflerim de yeniden sarsılsalar birbirlerine duyulur duyulmaz bir rüzgârla ayaklar yerden kesik, bir o yana bir bu yana yer değiştirerek, kıpır kıpır eller bellerde ve avuçlar terli, kendiliğinden yanaşarak birbirlerine ve böylece yaratacakları uyumun bilinciyle yeni baştan anlamlanırlar mı acaba? Denesem, ağzım kuruyup içim boşalıncaya kadar saysam, bulsam o sözcüğü! Denemez olur muyum hiç, ama hayır, tanımadığım harfler, yeryüzü dili olmayan, dedim a, başka bir dünyanın dili... Her harf, her ses içime dökülerek, her tını içimin unutulmaya bırakılmış hücrelerini birer asit damlası gibi yakarak ‘pat pat’ yürüdüyse de bu harfler içimde, dışımda sessizlik kaldı. İzsiz renksiz derken bu sessizliğe, hem öyle bir sessizlik ki üstümden başımdan, ağzımdan gözümden akarak yeri göğü kuşatınca hele, yer gök buz mavisi bir ıssızlığa kesmişken, bense orta yerde ıssızlık bekçisi, yakıcı cümlelerim böğrümde elsiz ayaksız, işte aynen böyle harfsiz sözsüz kaldım o zaman... Kaç zaman böyle kaldım bilmem, ne varsa unuttum, kaldığım bu uçsuz bucaksızlığın orta yerinde uçsuz bucaksızlığı bile unutup buz gibi kaldım da, buz gibi kalmayı bile unuttum. Önce taş kestim, hiç oldum; ama sonra öyle bir yükseldim ki göğe, harflerine küskün cümlelerim ipi kesilen bir balon gibi uçarak gitti uzaklara… Peşlerinden bir o yana, sonra yine bir o yana, aniden öteki yana, şen kelebek, önüm yönüm belirsiz, belirsizlik hoş ferahlık, böylece uçup gittim göğümde, bu arada gördüğüm kaç mekân, kaç insan sere serpe serilmişken yeryüzüne, yeryüzü bile saydam bir mavi buza dönmekteyken ufkun berisinden al bir ‘A’, hem de kocaman bir ‘A’, büyüyüp çıkagelmesin mi sonra, peşinden ‘Ş’, peşi sıra da ‘K’! İlk kez okudum o zaman: Koskocaman bir ‘AŞK!’


 “Sözcükler anlamlarını silkeleyip atarsa ağaç ‘ağaç’ olmazmış, kuş da ‘kuş’, ölüm ‘ölüm’ değilmiş, aşkı ne bilirdim, ne desen yangın yeriydi içim, yüreğimse mercan kayalığı, hele bir yürü kan revan içinde kalırdı çıplak ayakların, ama sonra harflerim pıtrak gibi açılınca birden böyle boşluğumda, boşunalık kayboldu kaybolmasına ama yeniden bir iş düştü bana: Söz olmayınca ağaç ‘ağaç’ olmuyorsa, kuşsa ‘kuş’, hem ayrıca aşk yalansa, bu yalanı sözcükler öğretmemiş miydi sana bana, ‘söz’ yalan diye diye… Ben böyle söylene dururken şıpır şıpır buzum eridi de su olup akıp gittim yeryüzüne, böyle başladı öyküm ve bana da bunları yalnızca anlatmak düştü!”


22 Aralık 2014 Pazartesi

Havagazı Toplantıları

2012 Mayıs ayından beri Melih Ergen yönetiminde yapılmakta olan Havagazı Toplantılarımızın 19.su


Sunum; Doç. Dr. Mert Teközel, Evrim psikolojisi 


22 Aralık 2014, Havagazı Binası

20 Aralık 2014 Cumartesi

Dilin Cinsiyeti ve Dilde Cinsiyetçilik

Melih Ergen yönetiminde Cumartesi Söyleşileri
20 aralık 2014 Saat 15:30 - 17:30
Doç. Dr Şerife Yalçınkaya
Dilin cinsiyeti ve dilde cinsiyetçilik



Toplantıdan fotoğraflar:



13 Aralık 2014 Cumartesi

Ölmeden İyi İnsanlar

Melih Ergen Yönetiminde Cumartesi Söyleşileri
13 Aralık 2014 Saat 15:30 - 17:30



Sunum: Bekir Yurdakul
Kimi sanatçılardan anektodlar - anılar






25 Kasım 2014 Salı

Havagazı Toplantıları

Melih Ergen yönetiminde 
Havagazı toplantılarının 18.si

Hakan Cem, "Klasik Müziğin Dünden Bugüne Serüveni"



8 Kasım 2014 Cumartesi

Cumartesi Söyleşileri Başlıyor

8 Kasım 2014 Cumartesi Söyleşileri Saat 15:00

Tanımı olmayan kavramlar üzerin eortak tartışma:
İyilik / Kötülük
Aşk / Ölüm
Özgürlük / Sanat



4 Mayıs 2014 Pazar

Cumartesi Söyleşileri

Cumartesi Söyleşilerimiz İzmir Kanguru Sanat Merkezi'nde 2011 sonbaharından beri devam ediyor. 2013 Ekim'inde başlamış olan ikinci sezon 10 mayıs tarihindeki toplantımız ile tatile çıkıyor. Bu sezon farklı konuklarla 16 kez söyleştik. Umarız sizler de bizim kadar keyif almışsınızdır.



2013-2014 sezonunda konuk ettiklerimiz:
Feyza Hepçilingirler
Tunç Soyer
Aydın Şimşek
Hakan Cem
Doç. Dr. Şerife Yalçınkaya
Serap Işık
Müge Buluç
İlhan Şanal
Prof. Dr. Semiramis Yağcıoğlu
Ahmet Uhri
Rehber Topuz
Kamil Sözen
Didem Köktaş

10 Nisan 2014 Perşembe

Umut (11/11)

              Roman boyunca umut, belli belirsiz söndü sönecek bir cılız mum ışığıdır. Önceleri umut, kaybettiği oğlunu arayıp bulmasıyken, sonraları yaşadıklarının kendi kaderini oluşturmaması dileği olarak ortaya çıkar. Bu nedenle acılarından vazgeçmeden yaşamı boyunca kendisine acı kaynağı olmuş ölü veya dirilerle barışabilmesi, bunun için de onları anlayabilmesi kendini çözümlemeye yönelir. Sonuç olarak kendisini ve annesini affederse üzerindeki kabus/lanet kalkacak ve böylece oğlu da kendisini affetmiş olacak, kendisi de bu azaptan kurtulup bir bakıma o da kendini affetmiş olacaktır! Umut onun için bir mum ışığıdır; tünelin ucunda görünen kadar da olsa incecik bir ışık! İnsanın ölüm karşısında korkudan özgürleşmesi için ona verilebilecek küçük bir destek!
            Sözü edilen bu mum ışığı, ilk kez 71. sayfada ortaya çıkar. Mahmut onu elektriklerin kesilmesine önlem olarak kullanır. Işık, yani mum ışığı olmazsa hayatı duracaktır; öyle hisseder. O ışıkla minimum düzeyde sürdürür yaşamını. Buna razıdır; çünkü mumu kontrol edebilir; elektriğin ise ne zaman gidip geleceğini bilemez. Kaldı ki Mahmut ışıksız, yani umutsuz uyuyamamaktadır: “Mahmut sönmeyen o tek mumun ışığında (o günleri hatırlamak için zorladığı belleğinin yorgunluğuyla) şimdi  olduğu gibi o gün de uyuyakalmıştı sonunda ...” (s 78). Yazar, mumun Mahmut için önemini belirtirken “Evet, mumların hepsi sönmüştü: yalnızca biri... Belli ki bundan böyle de sönmeyecek olan o tek mumun ışığında kendine bakınca öylece durup beklemiş olduğunu görmüştü Mahmut; doğrusu onu bu halde görmüş olsaydım ben bile şaşırabilirdim bu işe...” demektedir (s 98). Bazen de umut Mahmut’un oğludur: “... alevlerin dalgalanıp dalgalanıp sonunda oğlu kalan bir karaltının gözlerindeki yalazı görünce anlamıştı bunu ilk kez, neden sönmediğini anlayamadığı o tek mumun ışığında günahlarıyla boğuşsa da...” (s: 76). Umut, bazen de Derviştir; çünkü çekip giderken bile “nasıl olsa yine görüşeceğiz,” diyerek tünelin ucunda bir ışık olduğunu gösterir Mahmut’a: “Bir kez sırrına erip dönüp bakmayı akıl edersen her şey olabilirliğin içindeymiş,”diyerek bu zayıf ışığı işaret eder. (s: 74) Ama en çok da bir halk deyişini hatırlatır o sönmeyen tek bir mum: "Böylesi bir acı sonunda insanın içinde kırk mum yanar, bunların hepsi zamanla söner, ama o sönmeyen biri mahşere kadar yanmaya devam eder!" Ancak bu mum yanmaya devam etse de, Mahmut için sonunda anlam değiştirir: O artık oğlunu bulma umudu değil, özgürlüğüne kavuşma umududur: “...güneş her zamanki gibi koskocaman bir aşk gibi her sabah yeniden doğuyor ve ben sonunda tek kalan o mum ışığında olsa bile acılarımla yaşamayı seçiyorum!” (s 205).
          Sonuç olarak bu kısa inceleme yazısında 'Sağır Bellek' romanı, etkin motifleri ve bu motiflerin romanın örgüsüne ve birbirlerine katkıları açısından ele alınmıştır. Melih Ergen romanında bizlere,"  acılar insana hastır, ondan kaçarak bir yere varamayacağımız gibi sadece kendimizi ve neslimizi değil, gelecek nesillerimizin de bir çeşit ipotek altında kalmasına neden oluruz, demektedir. Bu mesajı bize iletmekle kalmayıp çözümünü de vermiştir. Gerek sorunu ortaya dökerken, gerekse çözümünü gösterirken bu motifleri kullanmış ve onlarla örmüştür Melih Ergen örgüsünü. Acıların başlıca kaynağı ölümler, onlar karşısında insanın çaresizliği ve bu çaresizliğin baskısı sonucu insanın önce çevresindekilerle,  sonra da kendisiyle yabancılaşması ve nihayet büyük acılar pahasına hayal gücü ve aşkın da yardımıyla bu acıların içinden geçerek, onlardan kaçmadan, büyük  barışa uluşmak: Babaların oğullarıyla, ölülerin dirilerle, aşkın ölümle ve nihayet insanın kendisiyle barışmasına ulaşmak! Bu süreç işlerken ortak altyapı bilgisi üzerinde yabancılaşma, ölüm, bellek, şarkı, aşk, baba-oğul ilişkisi ve umut gibi  motifler büyük bir ustalıkla işlevsel olarak işlenmiş ve dikkatli okuyucunun beyninde üç boyutlu olarak yerini almıştır. Öyle ki, her yeni incelemede matruşka bebekleri gibi, bu motiflerin yeni özellikleri ortalığa çıkmaktadır! Teknik açıdan yazarın kendisiyle duyguları arasına mesafe koymak amacıyla kullandığına inandığım ikili anlatıcının yanısıra, anlatının inandırıcılığını pekiştirmek amacıyla olabilirlik kipini de sık sık kullanılmıştır. Bu iki teknik, diğer çarpıcı tekniklerin yanısıra oldukça başarılı bir şekilde kullanılmıştır. 'Sağır Bellek' kolay okunur bir roman olmaktan nispeten uzaktır, çünkü görüldüğü kadarıyla yazar bunu hedeflememiştir; aksine bu çapraşık dili içinde bulunduğu atmosferi okuyucunun beyninde yaratmak için bilinçli olarak yarattığı düşünülebilir.
            Melih Ergen, sanki yaşamının hedefine bu romanla ulaşmıştır. Nitekim de daha önceki eserleri incelendiğinde herbirinin bu romana çıkan küçük basamaklar olduğu görülebilir. Ancak yine de bu büyük roman üç ciltlik bir seri şeklinde yazılsaydı, en azından çok daha fazla okuyucuya pürüzsüz bir şekilde ulaşabilirdi. Bu eserin önemini şu cümleyle özetleyebiliriz:  Melih Ergen’in bu otobiyografik eserini bitirdiğinde sabırlı, dikkatli bir okuyucunun yaşam, ölüm, aşk ve diğer yaşam motiflerine  bakışı sonsuza kadar değişmiş olacak ve o artık aynı kişi, aynı oğul, aynı eş, aynı koca, hatta kesinlikle aynı baba olmayacaktır! 

Önceki Sayfa                                                                   Yazının başlangıcı



9 Nisan 2014 Çarşamba

Şarkılar (10/11)

        Kitapta yoğun olarak kullanılan motiflerden biri de şarkılar... Hüzünlü şarkılarla örüyor yazar yabancılaşma, ölüm ve aşkı... Şarkılar, biri hariç, Suat'la birlikte var oluyor hep. Tek istisna da, yine Suat üzerinden Mahmut’un içinden geçen bir şarkı... Muhtemelen romanda şarkı söylemenin işlevlerinden biri de sığınma olabilir; acılar bunalımlar ve çaresizlikler karşısında insan ruhunun sığınabileceği korunak arayışı... Ölümü henüz daha idrak edemeyen Suat, 16. sayfada kardeşi Leylanın ölümü üzerine 'Leyla' şarkısını söyler ablasının isteği üzerine, ayrıca bunun yanısıra 'Küçücükken başucumda bana ninni söylerdin' şarkısını söyler. Bu şarkı oldukça çok güçlü bir ön bildiridir okuyucuya; çünkü okuyucu Suat’ın aslında üvey olduğunu, annesinin o daha çok küçükken öldüğünü çok sonra öğrenecektir. Suat, bir bakıma Leyla’nın ölümüyle annesinin ölümüne ağıt yakmaktadır. Kitap boyunca Suat’a sığınak olan tek bir şarkı vardır: 'Görmedim ömrümün asude geçen bir demini'. Suat'ın bu şarkıyı çok sevdiğini 16. sayfada Mahmut’tan öğreniriz: Suat evde el ayak çekilince mutfakta yalnız başına hüzünlü bir sesle söyler bu şarkıyı (sayfa 16). Aynı şekilde 59. sayfada hüzünlü olduğu bir anda “hep aynı şarkıyı söylermiş” cümlesini okuruz. Mahmut ilk kez babasıyla kopmaya başlamasını da bu şarkısını dinlerken hisseder. Bu şarkı Suat için o kadar önemlidir ki, oğlunun onu mezar taşına yazmasını vasiyet eder ama Mahmut babasının onun bu dileğini yerine getirmeyecektir! (Oysa babası ölmediğini de, ancak romanın sonundaki son satırdan sonra  öğreniriz!)
          Kitapta hüzün dolu bir başka şarkı da, Suat’ın babasına kendisini kabul ettirmek niyetiyle kullanılır: 'Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım'. Henüz çocuk yaşlarında olan Suat,  evin arkasındaki hamamı tamir ettikten sonra babasını çağırıp göstermek ister ve işte o zaman hiç nazlanmadan bu şarkıyı  söyler. Bunu bize aktaran Mahmut içinse, babasıyla yani Suat'la aynı iletişim sözkonusu değildir s (37).  Mahmut, Serap’ın aslında var olmayan bir sevgili olduğunu anlayıp da onun çekip gidişini hayal edince, kendisini babasının yerine koyarak bu durumda olsaydı babam bu şarkıyı söylerdi diye geçirir içinden: 'Seni gördü o şafak saçlara bağlandı gönül' (s 188).  Kitabın sonundaysa şarkılar, daha doğrusu müzik tamamen değişir: Mahmut’un zihninde ölümüne yakın rondo, vivace, pizzicato, spiccatolar, serenatlar, Ad Libitum gibi müzik teknikleri ve türleri vardır. Çünkü müzik evrensellik kazanmıştır ve evrensel bir olguyu ifade etmektedir: Ölüm! Şarkılar Suat’ın varoluş şeklini, hüzünlerini, çevresiyle olan iletişimini simgeler. Mahmut ise şarkı söyleyemediği için bu iletişim aracından mahrumdur.

Önceki Sayfa                                                                                      Sonraki Sayfa

8 Nisan 2014 Salı

Aşk (9/11)

Aşk ölüme çare olabilir mi? Bu soruyu yanıtlamak aşktan ne anladığımız ve hatta ölümden ne anladığımızla ilintili... Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' romanında ise ölüm ve aşkın bin bir anlamını ve onların birbiriyle olan ilişkilerinin bir yumak gibi örüldüğünü görürüz. Romanda ilk önce Eczacı Hafız Mustafa’nın kızlarının ölümü üzerine ilk karısına duyduğu aşk dillendirilir. Ona duyduğu aşk çok büyük olduğu için bir daha evlenmek istemez ama dostların tavsiyesi üzerine sırf çocukları için evlenir. Roman boyunca anlatılan en kalıcı, tartışmaya açık olmayan tek aşk budur. Hafız Mustafa’nın oğlu Suat da karısına aşıktır. Aşık olmasına aşıktır da onun aşkıyla yanıp tutuşurken biri evli olmak üzere başka kadınlar da geçer gönlünden Suat’ın. Saliha’nın ise Suat’a aşık olduğu tartışmalıdır. Bu da yazarın bir yerde değindiği gibi aşkın "tek kişilik” olduğunu mu göstermektedir? Saliha ise evliliği, görevlerini yerine getirmek olarak algılamaktadır. Aşk konusunda çok katıdır. Öte yandan Suat’ın bir aşkı da kızı Hilal’e olan aşktır. Çünkü sık sık “kız çocuğu küçükken de, büyükken de sevilir”demektedir. Bu aşkı sayfa 176 da Hilal’in doğumu üzerine şiirsel bir şekilde anlatır Suat. Mahmut ise aşka açık değildir; zaten onun içinde yüzmektedir. Onsuz olamamaktadır. Çoğunlukla hayallerinde yaşamaktadır aşkı; çünkü gerçek anlamda aşık olamamıştır. Hatta kızına bile! Ancak yine de burada babasının yaptığını yapmamak adına kendi kızına fazladan ilgi göstermek istemez. Bu da doğaya bir çeşit karşı gelmektir, çünkü her kız önce babasına aşık olur. Üstüne üstlük Mahmut  karısında da aşkı bulamamıştır. Aşksızlık yüzünden oğlunun ölümü üzerine karısıyla ve kızıyla deyim yerindeyse son bağları da kopar. Bütün bunların temel nedeni olarak,  Mahmut’un aşkı  annesinde bulamaması gösterilebilir. Bu aşkın yokluğu Mahmut için o kadar hayatidir ki, Serap’la hayal ettiği aşk sahnesinin sonunda kendini annesinin rahminde bulacaktır (s 130).  Buna karşın tüm bu yaşadıklarından içine hapsederek büyüttüğü aşk sayesinde, yani yaşadığı bunalımdan ruhundaki ve kafasındaki sorunu aşk sayesinde çözerek kurtulacaktır.
          Kitapta Ölümle Aşk arasındaki yoğun ilişki karşımıza sık sık değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi sebep sonuç ilişkisidir. Kitapta sanki büyük acılar doğuran ölümlerin nedeni aşksızlıktır: Suatla Saliha arasında karşılıklı bir aşk olmadığı için Saliha dünyaya tutunamayarak ölümü seçer. Mahmutla karısı da bundan nasibini almış olduğu için oğlu ilgisiz ve aşksız kalır, o da tutunamaz. Bunun başka örnekleri de bulunabilir kitapta. Bundan hareketle bu ilişkilerde güçlü aşk olsaydı bu ölümler olmazdı duygusu oluşmaktadır okuyucunun kafasında. Bu da bize yazarın “Ölüm aşktan korkar” deyişini hatırlatmaktadır. Buna paralel olarak yazar, “Oysa aşk, hayatı yeniden anlamlandıran bir ‘inanç’ olabilirdi bana kalırsa, tabii uğruna ölünen değil ölümü öteleyen...” diyerek babasının annesine duyduğu aşkı eleştirmekte ve bu aşkın ölümleri getirdiğini ima etmektedir ( s78).  Yazara göre aşksızlık ölümdür. Bunu şu satırdan anlıyoruz: “Birbirinin cesetleri üzerinde dolaşanlar” aşkı bilmezler (s: 49). Aşk ölüm korkusunun panzehiridir Mahmut’a göre, nitekim 204. sayfada aşkı tarif ederken de, “çünkü aklınla keşişmeyen duygularımın yarattığı bir ‘serap’ olabilirdi bu,” demektedir aşk için.  Serap, Mahmut’un hayalinde uydurarak aşık olduğu bir kadındır. Onun sayesinde intihar etmekten kurtulduğunu düşünmektedir. Kitabın sonunda ölüm korkusunu yenip kendisiyle, geçmişiyle, kısacası yaşamla barışınca da, “Doğrusu bunu ölümden çok aşka borçlu olduğumu yadsıyamam,” der.
Melih Ergen kitabında kahramanlarının değişik aşk anlayışlarını yansıtmaktadır. Mahmut annesiyle babasını aşk konusunda kıyaslarken, “Babam için aşk bir kurtuluş olabilirdi belki ama annem için bu söz konusu değildi, çünkü babam her aşkın bitmesi için yaşandığını bilemezdi, ama zaten bunu bir tek kadınlar bilirdi (s 49)” demektedir. Nitekim annesi aşkın aklı olmaz der, sevgi ise emektir ona göre ve bu yüzden bir ömür boyu sürer: “Biz ancak bize verilen emeği sevebiliriz” der.  Nitekim annesi aşk yerine “doğuracağı çocukların ille de donanımlı olmasını ister.”(49-50). Mahmut içinse sevgili neredeyse kutsaldır, “İnsan aşık olduğunda sevdiğine dokunmaya bile kıyamaz” der. Öte yandan Suat Bey'in gençliğinde yaşadığı bir aşk ilişkisine yönelik olarak da anlatıcıya, “Aşk dediğin de suçla beslenmez miydi aslında, hiç buna karşı koyabilir miydi artık Suat Bey?” dedirtir sayfa  69 da.

            Aşk ölümden güçlüdür Mahmut için ve ölümü savuşturmak için ‘serap’ı görmüş, yani hayalen de olsa aşık olmuştur. Buradan da aşkın ölüm karşısında insanın en büyük kozlarından biri olduğu ortaya çıkar. Sanki aşkın yokluğu ölümü daha da korkunç kılmaktadır! Nitekim buluştukları köyün kahvesinde Serap konuşurken Mahmut gerçeklikten kurtulur ve onun kendisini kendisinden kurtaracak olan aşk habercisi olduğuna inanır. “Aşk gerçeğin kabullenmediğimiz o katı ruhunu silip süpürür” diyordu çünkü bana, gerçekse hayallerimizi elimizden alır” (s 164). Romanın sonundaysa ölümü alçakgönüllü bir şekilde kabul etmesine rağmen Mahmut, “Doğrusu bunu ölümden çok aşka borçlu olduğumu yadsıyamam” der. Sanırım aşık olunca insan yaşama sevinciyle doluyor ve ölümü aklına bile getirmiyor; çünkü insan kendini sever aşık olunca ve o zaman dünyayı da sever; sonunda da kendini bağışlar. Mahmut da kendisini olduğu kadar oğlunun da kendini bağışlamış olabileceğini düşünür artık! Çünkü Mahmut şimdiye kadar hep kendini suçlamıştır oğlunun ölümüne ilişkin olarak, kendini bağışlamasını dileyip oğlundan ve böylece de peşinden duyduğu aşk sayesinde yaşamakta olduğu 'cehennemi' cennet yapar. Güneş kocaman bir aşk olup tüm dünyayı ısıtmaya başlamıştır artık ve Mahmut da acılarıyla birlikte olsa da yaşamayı seçmiştir. Bundan böyle geçmişini, oğlunu, kızını, tüm ölenleriyle birlikte yaşamı daha çok sevmektedir. En son satırda ise babasını da affettiğini anlarız, yani baba oğul da barışmıştır artık! (s 205)

Önceki Sayfa                                                                                              Sonraki Sayfa

(Devam edecek)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Yabancılaşma (8/11)

Romanın örgüsü kurulurken belki de kaçınılmaz olarak yazarın yolu yabancılaşmaya çıkmıştır. Yabancılaşma deyince varoluşculuk, varoluşçuluk deyince de Sartre akla gelir. Jean Paul Sartre, temelinde yabancılaşma ögesinin bulunduğu Varoluşçuluk felsefesini şöyle tanımlar: “Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğunu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir hale geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde ortaya çıkar.” (Jean Paul Sartre. Varoluşçuluk. (Çev. A. Bezirci). İstanbul: Say yayınları, 1997. S. 10. ) M. Ergen‘in  romanı, Suat karakterinden başlayarak köklerinden kopmuşluğun ve bunun birey üzerindeki ölümcül etkilerini anlatan bir romandır. 20. yy yaşanmışlıklar, hatta Suat’ı bir yerde kök salmadan oradan oraya gönderen, bizatihi kendisi içine kapanık ve toplumdan kopuk bir sistem olan demiryolları yaşantısı, inandığı felsefelerin insanı yalnız bırakması ve böylece insanın her türlü inancını yitirmesi, ülkedeki politik ortamın ezici gücünün bireyleri ezip geçmesi gerek Suat, gerekse oğlu Mahmut’un yaşamak zorunda kaldığı  ölümler silsilesinin neden olduğu bu köklerinden kopmuşluk ve hatta bu felaketlerin üzerindeki etkiyi telafi için Mahmut’un tutunacağı dal olan siyasi inancının da acımasızca gerek kendisinde gerekse Hilal’de budanması,  bireylerin yaşantısını anlamsız hale getirmekte ve sonunda bu yüzden de insanlar kendi kendilerini yitirmekte  ya da bu tehlikeyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenlerle 'Sağır Bellek', aynı zamanda bir yabancılaşmalar romanıdır.
            Nitekim yazar romanın daha ilk sayfalarında, Suat’ın defterinin son sayfalarında yazmış bulunduğu notlarında yaşamın ne kadar anlamsız olduğunu anlatmakta ve okuyucuyu adeta romanının genel atmosferine sokmaktadır. “Aslında bütün insanların aynı halleri yaşayıp aynı sözleri söylediklerini, yaza çize karmaşalarını çözmeye çalışsalar bile unutmaya katlanamadıklarını fark ettim” (s 8). Yabancılaşmanın en temel duygularından biri olan bu sürekli 'aynılığı', Albert Camus’ün “Yabancı”sında da görebiliriz: Kendisine Pariste iş teklif eden patronuna cevap verirken Mersault,  "İnsan hayatını hiç değiştiremez ki, zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır,” demektedir. Böylece daha ilk sayfalarda M. Ergen’in de okuyucularını 'boşunalık, 'hiçlik', anlamsızlık' duygularının sergilendiği Varoluşçuluk felsefesi atmosferine soktuğu söylenebilir.
Kitapta yabancılaşmaya temel teşkil eden buna benzer pek çok örnek bulunabilir. Her şeyden önce kitapta olabilirlik kipi kullanıldığı için Mahmut ve anlatıcı herşeyi bilemiyor, yani kendilerini akan bir su üstünde kuru bir yaprak gibi hissediyor ve böylece yazar okuyucuya da bunu hissettiriyor. Bu ise alttan alta anlamsızlığı, rasgeleliği körüklüyor ve böylece okuyucunun kafasında romanın atmosferi oluşuyor! Kaldı ki yaşayan insanlara en anlamsız gelen olgu ölümlerdir. Bir insanın ölümle yan yana gelince yaşamı ne denli anlamsız buluverdiği herkesin malumudur! Yukarda belirtildiği gibi kitabın temel örgüsünü ölümler oluşturmaktadır ki, ek olarak akrabalar arasındaki yabancılaşma da bu atmosfere katkıda bulunmaktadır. Nitekim de yazar 22. sayfada Mahmut’un halasından bahsederken, “Bu arada Cemile Hanım, (Mahmut’un kuşları değil de kedileri olan halası yani)...” demektedir. Buna ayrıca Mahmut’un babasıyla yabancılaşmasını da ekleyebiliriz. Yazar, 59. ve 60.  sayfalarda Mahmut’un babasını içki sofrasında hiçbir zaman can kulağıyla dinlemediğini anlatır; onun her zaman kızıyla ilgilenmesini kendine yediremez ve bu yüzden kendini evden kovulmuş bile hisseder. Hatta kendinin ailedeki konumunu düşünürken de hayalle gerçeği birbirine karıştırır. Annesinin babasından önce başkasıyla birlikte olduğunu ama bir aşk kırgınlığı yaşadığını ve sonunda babasına yanına çocuğuyla birlikte çıkıp geldiğini hayal eder. Bu çocuksa elbette Mahmut'dan başkası değildir (s 60). Nitekim yine bu nedenle Mahmut da oğlunun ilgisizlik, sevgisizlik, yabancılaşma nedeniyle intihar ettiğini düşünmektedir (s 75 ve 154). Mahmut içine düştüğü bunalımdan, kendine yabancılaşmasından ve bunları düşürken uzanıp kalmış olduğu yataktaki tembelliğinden 'beynindeki kurtçukları' sorumlu tutmaktadır (s 27). Kendine olan yabancılaşmanın en güzel örneğini Melih Ergen şu satırlarla vermektedir: “İnsan eyleyen bir yaratık olabilirdi ama asla yanaşmazdı aslına, bizse doğru ya da yanlış edindiğimiz bilgilerle nasıl çözecektik kendimizi, her birimiz bir başkası değil miydik sonuçta?” (s 44). M. Ergen'e göre yabancılaşmanın en etkili örneği ise, insanların iletişim kuracak dilleri olmasına karşın bunu kullanmamaları, sözsüz kalmalarıdır. Yani onun içini acıtan insanlar dili olsa da sözünün kalmamış olmasıdır (s 61). Bunu anlatmak için de Suat’ı gençliğinde bir dilsize teslim ettikleri sahneden yararlanır. Öte yandan Mahmut, roman boyunca annesinin inşaatı yarım kalmış olan metruk evinde bulunur ki, romanın bütünü düşünüldüğünde bundan daha çarpıcı bir yabancılaşma sembolü düşünülemez! (s 74). Ayrıca yabancılaşmaya önemli katkılardan birini de, istasyon hareket memurunun veya bir atın boşu boşuna ölmesi sahnelerinde görürüz (s 169-170). Kitaptaki en sarsıcı yabancılaşma ögelerinden bir diğeriyse, Mahmut’un kardeşi Hilal’in işkence gördüğü ve insanlık dışı muameleler yaşadığı için topluma ve ailesine yabancılaşıp ortadan kaybolmasıdır (s 94).

            Hiç kuşkusuz yabancılaşmaya katkı sağlayan temaların en önemlisi, ölüm temasıdır. Ailenin alt belleğini oluşturmasının yanı sıra, bir bakıma onların birbirlerine olan sevgi ve saygısının mihenk taşı olarak işlev görür; yani ölüm, geride kalanların ilişkilerini zora sokar. Nitekim oğlunun ölümünden sonra Mahmut karısı ve kızıyla duyduğu suçluluk duygusu içinde iletişimi keser, birbirlerine duydukları sevgi çerçevesinde birleşip bu travmayı birlikte atlatamazlar. Bu kez ölüm, bir başka ölümü peşinden sürüklemiş ve aralarındaki ilişki de ölmeye başlamıştır (S 73-74). Böylece bir yabancılaşma süreci başlar. Önce Mahmut kendisinden soğumaya başlar, bu soğuma nefret etmek gibi sadece suçluluk duygusuyla gerçekleşen bir yabancılık değildir. Sanki duygularıyla mantığı  tam orta yerinden ikiye ayrılmıştır. Romanın başından beri anlatıcıların zaman zaman birleşen iki kişiden oluşması da bu duyguyu pekiştirmektedir. İki farklı kişi ama her ikisi de her şeyi biliyor. Yabancılaşmaya ilişkin başka örnekler de vermek gerekseydi, Suat’la Mahmut’un yabancılaşmasından; arkasından Suat’ın karısıyla; Mahmut’un annesiyle; özellikle annesinin kendini öldürdükten sonra bütünüyle içine kapanıp kendisini geçmişine hapsetmesinden; oğlu intihar ettikten sonra da karısı ve kızıyla yaşadığı yabancılaşmasından söz edebilirdik; hatta karısıyla yabancılaşmanın en güzel ifadesini de, “...nitekim karısıyla birbirlerinin değil birlikte kaybettikleri varlığın yokluğunu duyuyor olmuşlardı artık aralarında ve bu yüzden karısının aradığı onda olmayıp onun aradığı ise uzaklarda olduğundan, Mahmut da oğlunun bu kez uzaklarda aramaya karar vermişti” diye okuruz sayfa 74'de. Ayrıca Mahmut’un gördüğü rüyadan onun oğlunun ölümünün etkisiyle kendi içinde bir parçalanma, bölünme yaşadığını çıkarabiliriz: “Rüyasında gördüğü kim varsa hepsi de çığlık çığlığa kaçıyormuş; birbirlerinin sırtına basa çıka, suçu ötekilerine atıp aklamak isteyerek kendilerini, korumaya çalışarak ruhlarını, batasıca yeryüzü nimetlerini ve tersini asla düşünemedikleri doğrularıyla Mahmut’u dinlemeden kaçıp gidiyorlarmış da...” (S 96-97). Mahmut annesini değerlendirirken onun neden olduğu yabancılaşma sürecini aile içinde yaşadıklarından, bu yabancılaşmanın kendi oğluna da yansıdığından, bu yüzden sevgisiz kalan oğlunun da annesi gibi intihar etmiş olabileceğinden dem vurur. Yani burada ölümün neden olduğu bir yabancılaşmaktan değil de, yabancılaşmanın neden olduğu ölümlerden söz edebiliriz ( s 154 ). Annenin aşka yabancılaşması ise 196. sayfada ele alınır. Benzer bir şekilde insanın yaşamla yabancılaşması ölüme, intihara götürmektedir insanı ve bu ölüm hiç de korkunç bir ölüm değildir yazar için; çünkü dipsiz bir uçurumdan kurtulmak ya da kendini koşulsuz özgür kılmak,  sonunda yüreğini kölelikten kurtarmak ve böylece varlığının insana ettiği kötülükten kaçıp kurtulmak için insan onuruyla ölür, hatta ölse daha iyidir (s 155). Ölümler, yazara göre yaşayanların yaşamlarını kabusa döndürür: “Kasvetin yavaşça ama ezerek indiği” bir andı o (...)  “birazdan yattıkları yerlerden doğrulup uysallaşmış birer vampir gibi tabutlarının kapaklarını yavaşça itip mezarlarından sıyrılacaklardı onlar, yere göğe sığamayıp yeni baştan hayatlarımıza gireceklerdi, (...) yeni baştan dolaşmak isteyeceklerdi evlerimizde ve tabii sonra da kütüphanelerimizin, albümlerimizin üstüne koyacağımız fotoğrafları kıpırdanıp duracaktı” ( s 163). Mahmut'un kardeşi Hilal ise, başlı başına yabancılaşmadır. Başına ne geldiğini anlayamamamız bile bu özelliğini kanıtlar. Ama o gördüğü işkenceler altında muhtemelen kendine yabancılaşıp kaybolup gitmiştir. Bu gitmek, “nice gitmektir” bilinmez! (s 94-95). İnsanın kendisiyle, yakın çevresiyle, giderek toplum ve nihayet yaşamla yabancılaşması için bunca neden varken, büyük acı ve sancılar çekmek pahasına Mahmut yabancılaşmaya direnmiş, sonuçta en olmaz denen barışmayı sağlamıştır. Bu barışma,  yabancılaşmaya teslim olmadan kendisiyle, ölümle, aynı zamanda aşkla barışmak demektir. (s 123)

Önceki Sayfa                                                                                          Sonraki Sayfa