1 Nisan 2014 Salı

Sağır Bellek Kanla Yazılmıştır (1/11)

Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' Romanı Üzerine Analitik bir İnceleme

                                                                                          İlhan Şanal
Gururlanma, Ey Ölüm!
Kimi kudret buldu sende vaktiyle, kimi de azamet
Gururlanma, ey Ölüm! Gerçekte yok bir keramet.
Toprak ederim dediklerin bak ölmediler ki hala
Zavallı Ölüm! Beni de beklemesen hani boşuna.
Uyuduk ve dinlendik de bir dem huzur bulduk
Bu dostlarından fazlasını senden bekler olduk.
Yakındır en yiğitlerimiz de göçer gider seninle
Kurtulurlar elinden ruhları ve kalan kemikleriyle
Kadere, talihe, güce ve umutsuzlara köle oldun
Savaşlarda ve hastalıklarda hep çadır kurdun.
Bizi uyutmaya fazlaca yeter, eski büyüler ve esrar
Bu havan kime böyle? Güçlüler en az senin kadar.
Bir kısa uykunun ardından uyanacağız sonsuza
Kimseler ölmeyecek artık, seni vereceğiz toprağa.
John DONNE                  

(Çeviri: Oktay ESER)


'Sağır Bellek' Kanla Yazılmıştır


          Siz birey olan bir kişiye rızasını almaksızın bir şey yaptıramazsınız. İlgisini çekmiyorsa dedikleriniz, sizi dinler görünür de, dinlemez bile. Oysa duyguları, arzu-istekleri vardır ve en önemlisi de o da en azından sizin kadar sözünü dinletmek istemektedir. Bellek de bazen böyle başına buyruktur. Sağır olursa sözümüzü dinlemez, canı istediği zaman konuşur. O konuşunca bizim dinlememek gibi bir seçeneğimiz de yoktur. Ne söylerse dinleriz ve verdiği  kırıntılarla yetinmek zorunda kalırız. Yani bizi o kontrol eder. Bu durumla çoğunlukla yaşlılıkta karşılaşırız ve o zaman da bütün bunlar normal karşılanabilir; ama bazen insan bile isteye, belleğini körleştirebilir. Bu körlük çok trajik bir durum yaratır insanın ruhunda. Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' romanı işte bu insan trajedisini enine boyuna ele alıp incik cıncık, parça pincik, gözler önüne serip onu ruhumuza, yaşanmışlıklarımıza, benliğimize  silkeleyip serpiştiriyor. Çok kısa zaman sonra da bu serpintilerin değdiği yerlerde kendi trajedilerimizin aydınlandığını görüyoruz hayretle. Bu kökler içimizde bazı şeyleri tazeleyip yeniden büyütüyor ve  sonuçta kendimizle barıştığımızı görüyoruz. İşte bu yüzden Melih Ergen’in bu  kitabı barışmaların en zoru olan insanın kendisiyle barışmasının öyküsü, yolculuğu, incelikli bir dökümü. Bu incelemede kitap ana hatlarını oluşturan karakterler, roman örgüsü, anlatım tekniği ve uslup, baba-oğul ilişkisi, bellek, ölüm, yabancılaşma, aşk kavramları, şarkı ve umut motifleri açısından ele alınmıştır. 


(Devam Edecek) 

6 Mart 2014 Perşembe

...

Sina Akyol
Melih Ergen'e

burda kal. öğlen avlusunda.
zamanın yalın diline yerleş.
ufka bakmanın meraklısı ol.
maviye, beyaza, gündüze çalış.
zakkumu anla! ağusu,
tenime sürdüğüm merhemdir
diye beni, mırıldanıp şaşırt.
ağustosun hummalı böceğini,
onun terli şarkısını
gayret et,
türkçe'ye çevir.
taşlığı yıkamanın, asmayı budamanın,
çıplak ayakla yürümenin
hayli zengin
üslubunu edin.
burda kal. kalıcı zamanda.
öğlen avlusunda.
arın gövdenden.kendin oluncaya
kadar soyun.
ferah sular dökün.
derin uyu. 

28 Şubat 2014 Cuma

Denge

sizin alınız al inandım 
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna

şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da cabası

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar

22 Şubat 2014 Cumartesi

Söyleşiden Kareler

Konuşmacılar:
Namık Kuyumcu
Aydın Şimşek
Hülya Soyşekerci
Hayri K. Yetik
Asuman Susam
Feride Cihan Göktan
İlhan Şanal
Yunus Bekir Yurdakul
ve
Melih Ergen

Kitap Tanıtımı ve Söyleşi

28 Şubat 2014, Saat: 18:00
Konak Belediyesi
Prof. Dr. Türkan Saylan
Alsancak Kültür Sanat Merkezi 
Benal Nevzat Salonu

Melih Ergen
Sağır Bellek
Kitap Tanıtımı ve Söyleşi

5 Eylül 2013 Perşembe

Bir Baba, Oğul Öyküsü


Genç bir kadın elindeki Sağır Bellek’i imzalatmak üzere Melih ergen’e uzatacak iken içeriğini sordu. Ancak, “Ölüme dair kasvetli bir hikaye,” yanıtını duyunca geri çekti. “Neye dair bir roman bekliyordunuz” sorusunu da “aşk, heyecan, coşkulu bir roman” diye yanıtladı. 


Zaman ve zemin uygun olsaydı da ona, kitaptaki şu satırları okusaydım diye geçirdim içimden.”Annesi öldüğünde ve sonra da bu yüzden kim arayıp soracak olsa öldüğünü söylememiş miydi babasının, tabii ki ölmemişti babası ama her oğul babasının bir kez öldürür, öldürmek ister, onu öldürmeyip de kendisini öldürmesinin adı değil midir intihar diyerek bana kaybolduğunu söylese de Mahmut, oğlunun da kendini öldürmüş olabileceğini işte ilk kez o gece anlamıştı!” Ya da veya ek olarak şu satırları .”Sorumluluklarımı yerine getirdim, lütfen beni bağışlayın, diyerek gerisinde bıraktığı küçük bir pusulayla günahlarının bedelini ödediğini sanıp intihar etmişti. Hayatı, ödevler, doğrular ve sorumluluklar toplamı görmenin sonu.”

Genç kadın kitabı raftaki yerine koymak üzere uzaklaşırken, “babasını öldüremediği için kendini öldüren bir oğlun” hikayesi bu, diye seslenmek istedim arkasından ama reklam sanılır diye yutkundum. Pazarlamanın en büyük marifet olduğunu, hem de her türden biopolitik ve eristik hokkabazlarla yapıldığını, çok basar, yok satar yazarların savruk, sorumsuz konusu ve kurgusu çevresinde de nasıl da bir mistifikasyon yarattıklarını ve bununla övündüklerini bilmez olur muyum hiç ? Belki de özellikle Sağır Bellek’in yazınsal değeri ve anlattığı trajediye birinin daha tanıklığını sağlamak için bu gerekebilirdi. 

Ne ben reklamı becerebilirim ne de piyasa işi triviyal romans yazarıydı Ergen. “Tanrıdan ve ölümden korkmayarak şiirini yazmak vardı bu dünyanın” dediğinden belli; ama, ironi yeteneği buna elverişliydi; üstelik bir gülmece ödülü vardı ama, onu bir şaka olarak denemiş, tadında bırakmıştı. Ayrıca bu arada çok renkli anılar döşemişti geçtiği yollara; romanlar, öyküler, köşe yazıları, radyo programları, tiyatro eleştirmenliği … Dahası Yeşiller Partisi kuruculuğu ve başkanlığıyla noktaladığı kırk yıllık politik mücadelesi, hem bunun için hem de Sağır Bellek gibi bir roman yazmak için azımsanmayacak bir zenginlikti. 



Yaşadığı hayatı her neyse, yadsımayan; geçmişiyle karşılaşmaktan ve yüzleşmekten korkmayan, söylenmesi gerekeni geciktirmeden, evirip çevirmeden dosdoğru söyleyip ceketini alıp dimdik yürüyebilen Donkişot’lar, kaderin kaçtıkları yolda karşılaşıp çarpıştıkları olacağını bilir gibidirler. Ama her türlü cilvesine ve sürprizine hazır oldukları hayat onları da şaşırtacak, budala yerine koyacak en onulmaz yerinden vuracak tuzaklar da barıdırır. 



OTOBİYOGRAFİK GÖNDERME 



Romanın otobiyografik gönderme sayılabilecek yazara ait son notu, böyle bir vurgunu akla getiriyor : “Ocak, 2009, Dost’un on beşinci yılı anısına.”

Sağır Bellek’in otobiyografik bir roman olduğunu savlanabilirler bu nota takılanlar; hatta kimi mekan betimlemelerinden, mesleklerden, olaylardan yola çıkarak kimi kanıtlar da sunabilirler. Otobiyografi diye okunmasının yazınsal değerinden bir şey kaybettireceğini sanmam; tersine bu günümüzde sınırlarını zorlayan, metinlerarası bir mecraya kaymakta olan roman beklentisi içinde olanlar için artı bir nitelik bile sayılabilir; ve bu da okumayı sürükleyici kılan bir katalizör. En önemlisi anlatımıyla büyüsünü koruyan, gizini saklayan ve ancak bu niteliğinin farkında olarak, yani bülbülün sese güzelliğini etini yiyerek yakalamaya kalkışmadan okunduğunda estetik hazzı tam olarak verebilir bir roman. 

En zor yereri bu tür romanların – hem yazar için hem okur için – söz gelip de felsefi sorunsallığa vardığında roman kahramanı ya da anlatıcı bundan kendilerini alamazlarsa çokça öğretmenliğe kalkışıldığı, gösterenden gösterilene dönüldüğünden zaaf belirir. Bu tuzağa düşmemiş Melih Ergen. Söz gelip özgürlüğe, dünyanın anlamına/ anlamsızlığına ve hiçliğe ilişkin bir şey söylemesini dayattığında, yaşanmışlığın sahiciliği veya entelektüel birikimin olanağıyla, “nereye baksan kötülüğün sonu var, şu dipsiz uçurumu görmüyor musun, şu tufanı, hepsi özgürlüğe gider, susuzluktan kavrulan şu mahzun ağacın her dalında özgürlük salınır, yüreğinin kölelikten kaçmak için öyle çok yolu var ki” ya da “hiçliğin, yokluğun karşısında alçakgönüllü bir kabulle de barışabilirdik ölümle ve ancak o zaman kurtarabilirdik kendimizi ölümün iktidarından, çünkü ölümü gönüllü olarak istemek demek kabullenmediğimiz bu dünyayı yanımızda götürmeye kalkmak, dışımızda aradığımız sevgiyi içimizde bulamayıp düş kırıklıklarıyla geçen hayatımızın suçunu başkalarına yüklemek demekti” gibi satırlar arasında sözedimini yitirmeden sahici, yaşanmışlık izlenimi uyandıran, kolay alımlanabilir bir dile dönüştürebilmiş. 



Bir an önce anlatıcı kim, Suat Bey’in Mahmut’la ilişkileri ne, olay derde başlayıp nerde bitiyor, nasıl bir trajedi içine gireceğim diyerek sabırsızlanan, yani düzçizgisel kurgudan hoşlananlar, bu beklentileri nedeniyle bir cümle gibi sürüp giden bu romanın bu tür şiirsel güzelliğini kaçırabilirler. Cümlelerin hakkını vermek için bülbülü öldürmeden okumak gerekir. Bununla birlikte Cumhuriyet’in ilk günlerinden günümüze uzanan süreçlere göndermelerde bulunan, hemen hemen Türkiye’nin yedi bölgesinde gezinen hikayenin coğrafyası kadar, mekanlarından birini oluşturan demiryollarına ilişkin betimlerin bir altmetin olarak zevkle okunması da mümkün. 



BURGACA DÖNÜŞMÜŞ BİLİNÇAKIŞI 



Araya aşkların da katıldığı roman, bir yanıyla yaşandığı anlatı zamanı, bir yanıyla bir aile çevresindeki olayları kurguladığı ve elbette hikayesi anlatılan Mahmut’un ve anlatıcının bir karakter olarak portresi açısından olmazsa eksikliği duyumsanacağı için “polis yıllarca aradı Hilal’i ama bulabildi mi diyorum, o yeni bir dünya kurulmasına dair sahip olduğu inançları yüzünden kaybolup gitmiş, annemse inançlarını yitirdiği için caymıştı yaşamaktan, oğlumsa bir inanca sahip olacak kadar büyük değildi henüz, onun neden kaybolduğunu anlayamıyorum” gibi bir göndermede bulunur. 

Burgaca dönüşmüş bilinçakışı içinde bir içkonuşma, bir hesaplaşmanın romanı olarak kendisiyle, geçmişiyle, dünyayla, hiçlikle, anlamla, anlamsızlıkla, yanılsamayla, yalanlarla baş edebilme savı taşımıyor. Bir şey anlatmış olmak, bir şeyi anlaşılır kılmak gibi bir derdi de yok ! Özne olmaksa vazgeçtiği bir şey, yazar mesajı da böyle bir edilgenlk taşır. “Bir de demiştim ki karıma haklı haksız savaş olur mu hiç, savaşa topyekun karşıyım ben, bir günden bir güne ben haklıyım sen haksızsın dedim mi sana, hiç kem söz ettim mi, egemenle egemen olmak isteyen kendi zihnine inanır ve orada bulur kendi doğrusunu da, inanmazsa kendi doğrusunu da yaratamaz, çünkü her ideoloji bir inançtır (…) tarih kısır bir döngüdür ve bu böyle sürer gider demiştim de, o bana ne demişti biliyor musun, anlaşılan sen artık kutsalını yitirip inançsızlığa inanır olmuşsun demişti.” diye belirlenebilecek bir farkındalık içinde söyler sözünü. Belki de artık bir dert yoksunluğu içindedir: “Ben hayatın tek gerçeğinin ölüm olduğuna inanarak yaşarım, ama sen söyle bari Derviş, oğlumu bulacağıma inanmadan nasıl yaşarım” gibi yanıtsızdır çünkü dünyadaki yerine ve varlığının anlamına ilişkin soruları…



Düşler, anıklamalar, gerçekler arasında her an ve her göndermesiyle acısını arttıran dünyaya karşı katalepsiye gömülüp gerçeklere karşı demans haline çekilemeyen, ama sözedincini koruyan bir adamın ağzıyla babasını sorgulayan,sorgularken de ona benzediğini fark edip babasına dönüşen bir anlatıcının hikayesidir Sağır Bellek. Ama buna kapanmış anlatımını da bununla sınırlamadan. Bildirisini, düz anlama indirgemeden, yazınsallığın önüne çıkarmadan sözaltında, söz arasında savaşsız dolayısıyla sömürüsüz bir dünyanın olanağına göndermede bulunan sözceleri fark edebilmeden bilince taşınabilecek biçimde serpiştirilmiştir. 



Uzun sözün kısası bizim hikayemiz olmayabilir belki, ama yine de kesinlikle bizimkilerden birinin hikayesidir. Yazar kimi anlamamızı istemişse anlatıcıdan ya da Mahmut’tan, acısının bize bulaşmasından korkmakta, hatta bundan kaçınmakta haklı olabiliriz belki, ancak insanın yanıbaşındakilerinin acısına sağır kalabilmesi mümkün müdür ? Ya böylece insan kalması. 


Cumhuriyet Kitap Eki 
05 Eylül 2013