3 Nisan 2014 Perşembe

Anlatım Tekniği ve Üslup (4/11)

Bu eser teknik açıdan kolay bir roman değildir. Seçtiği konu itibariyle insanların duygularına kolay bir şekilde hitap edebilecekken yazar bunu seçmemiş, zor olanı yapmış, kendi duygularını anlatırken seçtiği anlatım biçimleri ve yaklaşımlarıyla kendi duyguları ile kendisi arasına bile mesafe koymayı başarmıştır. Böylece okuyucuyu okuduğundan etkilenme konusunda özgür bırakmayı bilmiş ve okuyucusunun büyük bir saygısını kazanmıştır. Ne var ki bu, roman biter bitmez okurun hemen teslim edebileceği bir saygı olmaktan çok, belki de çok  sonra anımsanabilecek ve okuyucunun damağında “hoş bir seda” bırababilecek cinsten bir etkidir. Yazar bu mesafeli yaklaşımını şu şekilde sağlamıştır: Romanın ana anlatıcısı ikiye bölünmüştür: Yazar ve Mahmut. Yazar bu ikili anlatım tekniği sayesinde okuyucu üzerinde inandırıcılığını zorlama olmadan sağlamaktadır. Bu ikili anlatıcının birincisi olan yazar, Mahmut’un daha mantıklı, kontrollü, hızır yönüdür; diğeri ise Mahmut... Mahmut aynı kişinin duygulu, dibe vurmuş, ama bir o kadar gerçekçi, bir çözüm bulmadan içinde bulunduğu bu girdaptan çıkmamaya yemin etmiş halidir. Nitekim yazar kitabın 189-192 sayfalarında yani romanın sonuna doğru, Mahmutla aynı kişi olduğunu çok ustalıkla okuyucuya, Mahmut’un kılığına yavaş yavaş girerek anlatır: “...nasıl olsa bunların hepsini öğrendim diyerek hikâyenin gerisini onun yerine kendim tamamlamaya karar vermiştim,” dedikten sonra yazar, Mahmut adına konuşarak olayı anlatmaya başlar: “Hazır yola çıkmışken durur muyum artık, öteki arkadaşlarını da aramıştım babamın, Eminönü’ne gidip Ordu’daki sınıf arkadaşı Hamparsum’un...” demesinden yazarın Mahmut’un kılığına girdiğini anlarız (s 189); buna ek olarak yazar bir sonraki sayfada öfkeyle bağırır Mahmut'un arkasından: ‘Git ve bir daha da buraya gelme sakın, sen zaten benim yarattığım bir hayalden ibaretsin! (s 190)”demektedir.
Bu ikili anlatıcı tekniği yukarda sözü edilen  bir işlevi yerine getirdikten sonra, kitabın sonuna doğru artık yazarın ve Mahmut’un 'Tünel'in ucunda çözüm ışığını okuyucuyla birlikte gördüğü bir noktada bu kişilik karmaşasının da 'çözülmesi' düşüncesinden hareketle yazar, çok zekice Mahmut’u içine, yani kendisine iade etmekte, başka bir deyişle kendisiyle Mahmut’u birleştirmekte ve böylece ilk önce bu sorunu çözmektedir (s 189-190). Yazarın bu mesafeyi bir başka teknikle de sağlamaktadır: Olayları olabilirlik kipinde anlatarak işin içine okuyucunun şahitliğini çekmesi ve okuyucuyu olaylara şahit kılması. “...ama o şehir ki hep bu arayışı hatırlattığı için ona dar geliyor olmalıydı ki artık ve zaten bu yüzden çıkıp gelmiş olabilirdi bu köye de... (s 73)”. Kısacası yazar, ölüm ve aşk temalarını kullandığı için okuyucuyu çok daha kolay ve ucuz yöntemlerle etkileyecek güce ve konuma sahipken bunu hiç kullanmamış, aksine bunu yapmamak için çok ender rastlanan bir anlatım tekniğini büyük bir başarıyla kullanmıştır.
'Sağır Bellek' romanının kolay okunan bir eser olmamasının ikinci önemli nedeni, aşk kavramının kadınla ilintili olarak çok temel bir öge olarak kullanılmasına karşın, kadın ve aşkın romanın tam da göbeğine oturtulmamış olmasıdır. Yazarın son yıllarda artış gösteren salya sümük romanların binlerce okuyucuya ulaştığını çok iyi bilmesine karşın, kadını ve gerçek aşkı yaşamın merkezine oturtarak romanını işlemesi, romanına daha şimdiden nesli tükenmiş bir klasik roman özelliği kazandırmıştır. Buna bağlı olarak kadın ve ona duyulan aşk, dahası onun ortalıkta hiç görünmeyen ama belli ki gereğinde yaşamlarına malolan 'aşk'ları, roman örgüsünün hem derin temelinde, hem de bir bakıma örgünün kenarında kalmıştır. Böyle davranmasının kendisine nasıl fatura edileceğini çok iyi bilerek bunu yapmasının başka açıklaması yoktur yazarın: Kolaycılığa kaçmadan topluma ve kendine karşı hissettiği sorumluluk çerçevesinde 'derdini anlatması...'.
Bir yazar için kolaycılığa kaçmamak demek, bir bakıma içinde ikincil bir kaygı, dahası bir yargı taşımadan tüm yaratıcılığını kullanarak seçtiği konuya uygun gelecek şekilde yazarın romanını örmesi, yerine göre kendini ifade etmesi, kendisini bize seçtiği konu çerçevesinde bize aktarmasıdır. Melih Ergen işte tam da bunu yapmıştır. Madem ki zoru seçmiştir, anlatım tekniğinden tutun, kullanılan cümle yapılarına, hatta çok yerel diyebileceğimiz ifadelere kadar kendi özgürlüğünü son sınırına kadar kullanmıştır. Bu nedenle kimi metinlerarası göndermeleri anlamayı mümkün kılacak olan, ancak yazarın kendi seçimiyle ortaya çıkan kimi özelliklerdir. İlk olarak romanın konusu temelde ölüm aşk ve iç hesaplaşma olunca kaçınılmaz olarak yazar kendiyle konuşur gibi yazmış: Aslında bu uslup ve kullandığı çok uzun cümleler iç çatışmanın ve hesaplaşmanın bir kanıtı olarak karşımızda durmaktadır. Aksi olsaydı, hasaplaşmanın inandırıcılığı yara alırdı. Romanın zor okunmasının ikinci nedeni karakterleri takip etmekteki zorluk. Romanı okuyup bitirdikten sonra bile okuyucu kimin başına ne geldiğini çıkarmakta zorlanmakta ve sanki neredeyse tüm karakterler, özellikle Suat ile Mahmut, yani baba ile oğul, birbirine sıklıkla karışmakta, (ama hep böyle değil midir?) söylenen bir cümleyi kimin söylediğini anlamak için sayfalarca geriye iz sürmek ve orada yapılan imalara göre karar vermek zorunda kalıyor okuyucu. Yazarın bunu bilmeden bir romancı hatası olarak yapmış olduğunu sanmak en azından safdilliktir; çünkü romanın genelinde nesilden nesile geçişler, genetik mi çevresel mi olduğuna bir türlü karar veremediğimiz tıpkı davranışlar hakimdir. Bunu anlatmanın en güzel ve elbette en etkili yolu yazarın okuyucuları böyle bir harc-u merc ortamına çekmesidir. Bu, çok başarılı işlevsel bir anlatım aracıdır ama tehlikesini de beraberinde getirmektedir: Zor okunması... Örneğin, artık kendi ölümünü kabullenen bir baba ve öte yandan aşk sayesinde ölümle, yani yaşamla barışan oğlu Mahmut’un romanın son sayfalarındaki anlatımlarını tespit etmek için iki-üç sayfa geriye giderek iz sürmek gerekmektedir. Yazar sadece baba ile oğul arasında ulaşılan benzerliği kullanmakla kalmayıp bu benzerliği, hangi ifadeyi kimin söylediğini gizleyerek pekiştirmektedir (s- 203-205). Böyle yoğun bir konuyu anlatmak için bu tekniğin bir noktaya kadar uygun olduğu ileri sürülebilir. Buna örnek olarak, 58. sayfada Suat’ın gençliğinde yaşadığı bir macerayı anlatan bir tek cümle var; bir macera tek bir cümle ile anlatılıyor ve tam bir buçuk sayfa sürüyor (S:58-59)! İşin tuhafı ise okuyucu onun bir tek cümle olduğunu asla farkedemiyor...
Melih Ergen bu romanda oldukça büyük bir bilgi ve kültür birikimi sergilemektedir. Roman boyunca Suç ve Ceza’nın Raskalnikov karakteri gibi davranmaktadır Mahmut; gerçi onun gibi gerçek bir cinayet işlememiştir ama babasını hayalen de olsa yüzüne yastık bastırarak öldürmüştür ve cinayetin boyutunu aşan bir ceza çekmiştir. Dahası, ona bakarsanız annesinin intiharından da, oğlunun intiharından da sorumlu olan kendisinden başkası değildir. Bu nedenle aynen Raskalnikov’un tavanarasındaki odasına sığındığı gibi Mahmut da annesinin inşaatı yarım kalmış olan virane evine tıkılır ve Melville’in Bartelby’si gibi müthiş bir amaçsızlık ve umursamazlık  içinde yatağından bile kalkmadan günlerce kendisiyle, ölüleriyle, hayalinde yarattığı kahramanlarla ve geçmişiyle hesaplaşır. İçinde yaşamakta olduğu atmosferi okuyucuya babasının ve onun babasının zamanından beri süregelen olayları anlatırken, her olaya denk düşen bir şarkı bulur ve tüm roman boyunca yazar ruh halini yansıtmak için, yani kasvetli bir atmosfer yaratmak için kullanır bu şarkıları.

'Sağır Bellek' de en çok da Camus’nün 'The Stranger'ini hatırlarız. Kitap iki nesil boyunca yaşanan bitip tükenmez ölümlerin yarattığı birikimlerin etkisiyle aile üyelerinde anlamsızlık, boşunalık duygusu yaratmakta ve sonucunda da ilişkilerde bir kopuş, çözülüş ve nihayet yabancılaşmalar yaşanmaktadır. Melih Ergen’in üzerinde oturduğu bilgi birikiminin bu kitaba yansımış olanları çok yoğun bir şekilde özümlenmiş duygu ve düşüncelere, dahası olaylara yedirilmiş olduğu için onları ayıklayıp 'budur' diyebilmek oldukça zordur. Ancak bu müthiş birikimin etkisinin var olduğu analitik bir okumayla anlaşılabilir veya en azından sezilebilir. 

Önceki Sayfa                                                                                       Sonraki Sayfa




2 Nisan 2014 Çarşamba

Roman Örgüsü (3/11)

Roman’ın örgüsüne gelince, klasik bir roman örgüsünden dem vurmak oldukça zor bu romanda. Geçmişteki olayların sonuçlarına katlanmak ve onların neden olduğu acıları çekmek zorunda kalan bir kişinin acılar içinde kıvranmasını izleriz roman boyunca: Romanın baş kahramanı Mahmut’un yaşamı artık karabasana dönüşmüştür. Onu hiç bir yerde yalnız bırakmayan kadim dostu yazarın da... Çünkü geçmiş peşini bırakmamaktadır Mahmut’un. Geçmişte yaşananlar döne döne, en umulmadık yer ve zamanda karşısına dikilivermektedir ve Mahmut bundan bezmiştir artık; çünkü öyle bir bezginlik ki bu, bunları tekrar tekrar yaşamamak için adeta geçmişe sığınmakta, geçmişte hareket etmekte, hayali bir dünyada  yaşamaktadır. Yazar bu durumu kitabın daha ilk paragrafında, “...geçtiğim bu ıssız yolun kilometre taşlarının kötü niyetli hayaletler gibi peşimden geldiklerini sandığım yetmezmiş gibi, aştığım bu kilometrelerin her biri bir önümdeydi sanki!” diye ifade eder. (s 5). Geçmişte yaşananların yükü o denli ağırdır ki Mahmut için, onları bir çeşit unutma zemininde durup durup yeniden yaşamakta, anlamlandırmaya çalışıp çözemedikçe bunalmakta, çaresizleşmekte, boşvermekte, hatta yaşarken kendini yok saymakta, ancak asla vazgeçmemektedir. Bu büyük karabasan dalgasının gelip Mahmut’u ve onunla birlikte yazarı da bulup etkisi altına alması, Mahmut’un babası Suat’ın ve onun babasının yaşam öyküsünden kaynaklanmaktadır. Bu geri plan bilgisi romanın en son sayfasına kadar her şeyi kontrol eden, her şeye kaynaklık eden bir konumda bulunmaktadır.
'Sağır Bellek', herkesin başına gelirmiş gibi, çok doğalmış gibi anlatılan acı dolu bir yaşam ve bu yaşamın kaçınılmaz sonucu olan somut ve soyut ölümlerden oluşur. Eser sadece ölümlerden ibaret değildir elbette; Suat’ın yaşam öyküsü okuyucuya Türkiye’nin 30'lu yıllardan 60'lı yıllara kadar olan sosyal yaşam kesitini, böylece ülkedeki demiryolları sistemiyle demiryolcuların yaşamlarını ayrıntılı bir şekilde aktarmaktadır. Bunu yaparken yazar, o camiayı yakından tanıyanları bile hayrete düşürecek ayrıntıları son derece basit, yalın, duygusallıktan uzak bir dille anlatır.
 Roman, Mahmut’un babasını şehrin uzağındaki bir hastaneye götürürken babasından öğrendikleri, hayalinde canlandırdıkları ile köhne bir evde muhtemelen yatay vaziyette kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşmasından oluşmakta... Bu uzun yolculuk sırasında Suat’ın anlattıklarından, Mahmut’un yalnız kaldığında kafasından geçen gerçek ya da çoğunlukla hayal ürünü düşlerinden ve Mahmut’un mantıklı, kendini kapıp koyvermemiş tarafı olan yazarın imalarından anlıyoruz ki, bu roman babalar ve onların oğullarıyla olan çoğunlukla belirsiz çelişkilerini ölüm ve aşk teması eşliğinde anlatmakta... Roman boyunca ölüm, aşk, babalık, babayı etkilediği anlamda kadın kavramları irdelenmekte... Tüm bunların yarattığı karabasanın ortasında yalnız başına kalan bir kişinin görkemli çıkışı, kurtuluşu gösterilmektedir. Sonuç olarak bu roman kendisiyle, geçmişiyle, ölüleriyle bir hesaplaşma içine giren bir kişinin korkusuz, çok duygulu, ama asla duygusal olmayan, okuyanı yüreğinden yakalayan, sade, hatta tuhaf  bir tarafsızlıkla aktardığı, içten, otobiyografik bir izlenim vermesine karşın okuyucuda bu izlenimi önceleri uyandırmayan, dahası okuyucunun kendi iç hesaplaşmasını birinci plana çıkaran, bir iç çatışma ve hesaplaşma efsanesi, bir ölüm ve aşk yapıtıdır. Öyle ki, roman Oscar Wilde’ı haklı çıkaracak şekilde sonlanır: “Tüm kadınlar annelerine benzer; onların trajedisi budur, hiçbir erkek babasına benzemez; bu da onların trajedisidir.” Mahmut bu trajediyi en yoğun şekilde yaşarken okuyucuyu da, özellikle çözümlerine ortak etmekte ve onu da kendisiyle birlikte değiştirmektedir.

Önceki Sayfa                                                                                             Sonraki Sayfa



1 Nisan 2014 Salı

Karakterler (2/11)

              Romandaki başlıca karakterler yazarın kendisi, Mahmut, babası Suat, onun babası Eczacı Hafız Mustafa, Suat’ın karısı Saliha ve Derviş, hatta bellektir. Yazar, olayları güncel açıdan anlatan romandaki en yüzeysel kişidir. Mahmut’u kollamaktır görevi, sanki Mahmut’un yaşamdaki silüeti, görünümüdür. Mahmut’un babası Suat, romanın merkezindeki karakterdir: Geçmişin altyapısını bugüne o taşır kontrol edemediği belleğiyle. Sanatçı ruhludur; romanın merkezindeki tüm olumlu olumsuz olgular, onun ve karısının yaşantısından süzülüp gelmiştir.  Hafız Mustafa, eczacıdır. Romandaki en dengeli, dalgalanması olmayan, kimseyle hesaplaşması bulunmayan karakterdir. Geleneklere yaslanarak bir yaşam sürer. Toplumsal doğallık içinde sürmektedir tüm yaşam gaileleri ona göre. Yaşamını tamamen buna göre sürdürür. Ancak yine de romanın tüm geçmiş ve belleksel altyapısı onun yaşamından kaynaklanır. Romanın özelliği gereği çok şey birbirine yakın, aynı zamanda bir o kadar uzak ve ayrıdır. Bu nedenle karakterler de zaman zaman birbirine girmektedir. Derviş’in de Mahmut’un bir başka parçası olduğunu düşünmek hiç de fantazi sayılmaz. Derviş bir bilge kişidir. Sürekli aynı şeyi söyler ve böylece Mahmut için bir pusula, hatta bir çeşit umut haline gelir. Mahmut’un annesi Saliha, babasının aşık olduğu kadındır. Ama Suat’ın buna karşılık bulduğu söylenemez. Saliha’nın büyük aşkı ve amacı çocukları değil, onların donanımlı yetiştirilerek yaşama hazır kılınmasıdır. Saliha, aşkı gelgeç bir kavram olarak görür ve bu yüzdendir ki Mahmut ilk aşkını annesinde yaşayamamıştır. Mahmut; yazarın bir bakıma acılarıyla, geçmişiyle, genleriyle, babasıyla, kendisiyle ve korkularıyla başbaşa kalmış, tüm bu sorunlarla müthiş bir hesaplaşma içine girmiş versiyonudur. Hayalle gerçek arasında gidip gelmektedir. Gerek babasının yaşamından kaynaklanan, gerekse kendi yaşamında oluşan ve sonunda Mahmut’u da saran tüm bu acılar ona babasından ve annesinden miras kalmıştır; ama o bu acıları hiç bir kişiye miras bırakamayacaktır! Mahmut bu trajedinin tam ortasında bulur kendini; başlangıçta bu “lanet”e boyun eğip acılarını yaşar. Yaşadıkça direncinin arttığını görür ve kendisini sarıp sarmalayan bu lanetin kendisini alt etmesine izin vermez ve sonunda evrensel bir çıkış yolu  bulur.
            Sözü edilen bu karakterlere ek olarak belleği de karakterlerden biri gibi görmekteyiz romanda; öyle ki romanın altyapısını aynen bir birey gibi kimsenin kontrol edemediği bir bellek vasıtasıyla öğreniriz. Bu,  W. Benjaminin deyişiyle “İrade dışı bellek”tir; yani bireyleşmiş, kendini istediği zaman hatırlatan bellek. Suat ne zaman bir şey 'anımsasa', bu anımsadığı yaşadığı bir olguya denk düşmektedir. Bu iradeli unutma eylemi, yani acılardan kaçmak için onları yok sayma eylemi, Suat’a 'Sağır Bellek' olarak geri dönmüş ve sadece Suat’ı yönlendirmekle kalmamış, romanın tam merkezine oturmuş ve her şeyi belirler konuma yükselmiştir.
            Derviş karakteri, kanlı canlı bir kişi olmasa da, hatta zahiri bir kişi olsa da, okuyucuya eserin her yerinde olduğu izlenimini vermektedir. Sanki bu kişi sıkıntılardan ve çektiği acılar yüzündün artık içinde barınamayacağı yazarın kişiliğinden kopmuş bir parçasıdır. Bu parça; yazarın sağduyusu, akıl ve mantığı, hatta vicdanı olarak düşünülebilir. Dahası yazarın son çare olarak başvurduğu bir umut kaynağıdır, ancak bu karakter de Mahmut’un içinde barınamamaktadır artık! Adından da anlaşılacağı üzere Derviş, kanlı canlı bir kişi olmamasına karşın bir yol gösterici olarak algılandığından romanda, Mahmut için de önemli bir kişi olduğu açıktır. Nitekim 23. sayfada şöyle demektedir yazar: “Oğlunu bulmak umuduyla Derviş’e uğramayı düşünür Mahmut.” Ancak Mahmut’un Dervişten umut yakarışı sadece oğluyla da sınırlı değildir: 78. sayfada Mahmut Derviş’e “...ama sen söyle bari Derviş, oğlumu bulacağıma inanmadan nasıl yaşarım!” diye seslenir. Yani Derviş, Mahmut için bu denli yaşamsal bir anlam taşımaktadır. Aşağıdaki satırlardan ise Mahmut’un Derviş'i bir sağduyu, yol gösterici hatta bir çeşit üst benlik olarak gördüğü çıkarılabilir: “Umutlarını yitirenler kör inançların peşinden  koşarmış ama o 'baba' diyerek Derviş’in yanına koşmuştu önce, Derviş'se ona, "Ne ararsan kendinde Mahmut, sorarsan bilmem ama sormazsan söylerim," diyerek yanıt verir (s-38). Yani, Derviş, “Söylediklerim değil, söylemediklerimdir asıl olan, hüner bilmek değil, bildiklerine katlanmaktır,”demektedir. Böylece Derviş, Mahmut’u “Ne ararsan kendinde ara!” (Hacı Bektaş Veli) noktasında ikna etmektedir. Çünkü Mahmut, “Bildiklerine katlanacaktır” artık!

Önceki sayfa                                                                                                  Sonraki Sayfa



Sağır Bellek Kanla Yazılmıştır (1/11)

Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' Romanı Üzerine Analitik bir İnceleme

                                                                                          İlhan Şanal
Gururlanma, Ey Ölüm!
Kimi kudret buldu sende vaktiyle, kimi de azamet
Gururlanma, ey Ölüm! Gerçekte yok bir keramet.
Toprak ederim dediklerin bak ölmediler ki hala
Zavallı Ölüm! Beni de beklemesen hani boşuna.
Uyuduk ve dinlendik de bir dem huzur bulduk
Bu dostlarından fazlasını senden bekler olduk.
Yakındır en yiğitlerimiz de göçer gider seninle
Kurtulurlar elinden ruhları ve kalan kemikleriyle
Kadere, talihe, güce ve umutsuzlara köle oldun
Savaşlarda ve hastalıklarda hep çadır kurdun.
Bizi uyutmaya fazlaca yeter, eski büyüler ve esrar
Bu havan kime böyle? Güçlüler en az senin kadar.
Bir kısa uykunun ardından uyanacağız sonsuza
Kimseler ölmeyecek artık, seni vereceğiz toprağa.
John DONNE                  

(Çeviri: Oktay ESER)


'Sağır Bellek' Kanla Yazılmıştır


          Siz birey olan bir kişiye rızasını almaksızın bir şey yaptıramazsınız. İlgisini çekmiyorsa dedikleriniz, sizi dinler görünür de, dinlemez bile. Oysa duyguları, arzu-istekleri vardır ve en önemlisi de o da en azından sizin kadar sözünü dinletmek istemektedir. Bellek de bazen böyle başına buyruktur. Sağır olursa sözümüzü dinlemez, canı istediği zaman konuşur. O konuşunca bizim dinlememek gibi bir seçeneğimiz de yoktur. Ne söylerse dinleriz ve verdiği  kırıntılarla yetinmek zorunda kalırız. Yani bizi o kontrol eder. Bu durumla çoğunlukla yaşlılıkta karşılaşırız ve o zaman da bütün bunlar normal karşılanabilir; ama bazen insan bile isteye, belleğini körleştirebilir. Bu körlük çok trajik bir durum yaratır insanın ruhunda. Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' romanı işte bu insan trajedisini enine boyuna ele alıp incik cıncık, parça pincik, gözler önüne serip onu ruhumuza, yaşanmışlıklarımıza, benliğimize  silkeleyip serpiştiriyor. Çok kısa zaman sonra da bu serpintilerin değdiği yerlerde kendi trajedilerimizin aydınlandığını görüyoruz hayretle. Bu kökler içimizde bazı şeyleri tazeleyip yeniden büyütüyor ve  sonuçta kendimizle barıştığımızı görüyoruz. İşte bu yüzden Melih Ergen’in bu  kitabı barışmaların en zoru olan insanın kendisiyle barışmasının öyküsü, yolculuğu, incelikli bir dökümü. Bu incelemede kitap ana hatlarını oluşturan karakterler, roman örgüsü, anlatım tekniği ve uslup, baba-oğul ilişkisi, bellek, ölüm, yabancılaşma, aşk kavramları, şarkı ve umut motifleri açısından ele alınmıştır. 


(Devam Edecek) 

6 Mart 2014 Perşembe

...

Sina Akyol
Melih Ergen'e

burda kal. öğlen avlusunda.
zamanın yalın diline yerleş.
ufka bakmanın meraklısı ol.
maviye, beyaza, gündüze çalış.
zakkumu anla! ağusu,
tenime sürdüğüm merhemdir
diye beni, mırıldanıp şaşırt.
ağustosun hummalı böceğini,
onun terli şarkısını
gayret et,
türkçe'ye çevir.
taşlığı yıkamanın, asmayı budamanın,
çıplak ayakla yürümenin
hayli zengin
üslubunu edin.
burda kal. kalıcı zamanda.
öğlen avlusunda.
arın gövdenden.kendin oluncaya
kadar soyun.
ferah sular dökün.
derin uyu. 

28 Şubat 2014 Cuma

Denge

sizin alınız al inandım 
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna

şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da cabası

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar