24 Mart 2016 Perşembe

Varuna’nın Bin Gözü

Asuman Susam


2013’te yayımlanan Sağır Bellek’ten sonra Melih Ergen, yeni romanı Varuna’nın Bin Gözü ile okurunu çetrefil ve çetin bir kurgu oyununun içine çağırıyor. Klasik anlatımın kronolojik akışına, serimli- düğümlü- çözümlü, düz bir çizgide ilerleyen romanlara alışık okuru zorlayacak bir roman karşımızdaki. Postmodern romanın anlatı teknikleriyle kurulu roman yine de yazarı tarafından yalnızca bir oyun alanı olarak düşünülmemiş. Her bölüm, anlatıcı-yazar sine-göz gibi davrandığı için çoğu zaman bunlara sekans da diyor, Ergen’in mesele olarak seçtiği bir kavramın aşındırılma denemelerinden oluşuyor. Bu nedenle melezleşme eğilimleri ile Varuna’nın Bin Gözü deneme-anlatı-roman hattında her bir türe ayrı çengeller atarak kendini örmüş.

Roman bir mobius şeridi gibi; kapalı sonsuz bir yüzeyi imliyor. Ergen romanına aldığı tüm kişileri helezonik seyahatlere çıkarıp bir yaşam sorgulamasının içine atmış. Hiç kimsenin o çemberin dışına çıkmasına da izin vermeyecek bir biçimde kurgusunu oluşturmuş. Roman baştan sona kaçıp yan çizecek kolaycı okura çıkış kapısını gösterirken sabırla yolu tamamlamak isteyip devam eden okuru da sigaya çekip sınava da tabi tutmuş. Bunu elbette yargılayıcı, üstten bir üslupla yapmaktan özellikle ve özenle kaçınmış yazar; ancak okurunu -her ne kadar bilge/ideal okur arayışında olmadığını söylese de- kendi kendine düşeceği tuzaklara karşı dikkatli olmaya zorlarken hazırlamış olduğu hınzır tuzaklara düşmesinden de ince bir keyif aldığını göstermekten kaçınmamış. Bunu elbette romanın tüm kurgusuna sinmiş Varuna’nın bin gözünden parlayan zeka pırıltılarıyla yapmayı yeğlemiş. İroni bu anlatımın kaçınılmaz olarak en büyük gücü, zorlayıcı unsuru olmuş.

‘Olay’ın peşine düşmüş okura neredeyse verebilecek hiçbir şeyi yokmuş gibi görünen roman, gri ve tekinsiz atmosferi ile, bizi gerilimli bir karaütopyanın içinde gezdirmeyi başarmış. Temelde ben kimim, sorusunu bu anlatılan kimin hikâyesi, sorusuyla sürekli yer değiştirterek sorgulatan Ergen, roman, roman kişisi, yazar-anlatıcı ve okurdan oluşan bir kişi kadrosuyla çemberini kurmuş. Bunların sürekli yer değiştirdiği romanda yazar polaroid fotoğraflarda kullanılan deformasyon ve üst üste bindirme tekniğiyle oluşturulan çapaklı, belirsiz, kararsız görüntülerle sahnelerini kurmuş. Böylece tekinsizliği romanın içi için bir atmosfere dönüştüren Ergen, okuma sürecinin de okurları için kesinlemelerden uzak bir tekinsizlik hali olmasını istemiş. Anlam aramanın ve anlam üretmenin boşunalığı ironik bir oyunun içinde okuru bırakarak sağlanmış.

Tekçilik, ilerlemecilik, benzersizlik yanılsaması üzerine yükselen roman türünün temellerini sarsmak için yazılmış bir romandır diyebiliriz Varuna’nın Bin Gözü için. Finaline dek büyük anlatıların vaaz ettikleri ile tartışmamızı isteyen Ergen, finali ile de bireyin biricikliğine başından beri sordurduğu ben kimim sorusu üzerinden kimse değil herkessiz noktasında bir anonimlikle yanıtını vermiş.

Romanın kendisinin tüm edilgenlik yanılsamalarına rağmen başkahraman olduğu bir yapıt bu. Romanın içinde sık sık yazar-anlatıcının belirttiği gibi, okuruyla adım adım, okundukça ve okunarak kendini kuran bir roman. Baştan sona romanın kurgu oyunları içinde okurlara sorgulattığı kurmaca ve gerçek dünya arasındaki farklar ve aynılıklar. Metindeki hikâyesizlik yazar tarafından anlatımın geciktirilmesiyle, hep başka bir yere bağlanmasıyla sürdürülmüş. Metin tekrarları başka bir meseleye sıçramanın okurla tartışmanın ve okuru hikâyeden asıl meseleye, olma sürecine çekmenin bir yöntemi olarak kullanılmış. Okuyan herkes deneyimleyecektir ki Ergen’in bir mayın tarlasına çevirdiği metinde sona yanılgısız ulaşmak isteyeler - ki o da bir yanılsamadır yazarın temel arzusu bu değildir- büyük bir dikkat ve gerilim içinde olacaktır.

İnsanın yeryüzüne nedensiz fırlatılmış olmaklığından doğan sersemliğini, romanın kahramanı adam- adının sonradan Mahmut olduğunu öğrendiğimiz kişisi- üzerinden anlatırken Ergen zaman, aşk, ölüm, politika, sanat, kent, ilerleme, boş zaman, çalışma, para, tüketim, cinsellik ve cinsiyet kavramları ile okurunu karşı karşıya getirir, onunla tartışır. Gündelik olağan halleri üzerinden basit bir hayatın sıradanlığını bize gösterir. Karaütopya budur. Çemberden çıkamaz kimse ve hep aynı olan, sıkıntıdan kimseyi öldürmeden ama herkesi süründürerek esir almıştır işte.

Klasik okurun hikâye arama ve anlam kurma hevesine dair ironisi son derece keskindir romanın. Bunu yazarın niyetinden çok emin olmamakla birlikte -ki tüm yapıtlar yazarlarının niyetini çoktan aşmış olarak okurla buluşurlar- Varuna’nın Bin Gözü’nün bir roman aşındırma denemesi, roman türünün parodisi olarak da pek ala okunabileceğini söyleyebiliriz.

Okuru sıralı zamanın dışına atan yazar, bir hikâyenin var olduğuna, bir adamın varlığına bizi inandırmış olsa da ey okur esas dediğin şey sürecin kendisi, onu kaçırma demek için onca nefes tüketmiştir. Tanrı Varuna, gökdelen, kör çocuk, rüya gibi kavramlarla metaforlar oluştursa da iyi ki bunları akışı ve anlatımı sarpa sardıracak bir kapalılığın içine hapsetmemiştir. Roman kurgusu ve anlatımdaki sıçramalı çizgisi, tekrarları ve tuzakları nedeniyle kolay okunan bir roman değilken bir de bu anlam kapalılıkları okurla yapıtın karşılıklılığını zora düşürebilirdi. Bu haliyle de hiç kolay bir roman olmayan Varuna’nın Bin Gözü edebiyatta aşındırmaları, yerinden etmeleri, yapıtla didişmeleri, oyunları seven okurları cezbedecektir. İçe, derine, öteye bakmaya cesareti olanların eline tutuşturulan bir ayna olarak da kabul edebilir okur onu.

Şubat - Mart 2016

18 Şubat 2016 Perşembe

Mutlaka Okumanız Gereken, Yeni Çıkan 30 Kitap


Varuna'nın Bin Gözü
Tür:
Roman
Yayıncı: YKY
Özet: Melih Ergen’in yeni kitabı Varuna’nın Bin Gözü, “Tek doğru, tek kural, tek buyruk”un şekillendirdiği hayatları anlatıyor.

          Listedenin tamamına ulaşabileceğiniz bağlantı.

7 Şubat 2016 Pazar

Yazar Melih Ergen okurlarıyla buluştu

Mavişehir'de girişimci iş kadını Güler Doğru tarafından geçtiğimiz Ağustos ayında hizmete açılan Kuzguni Sanat Cafe&Brasserie, Yazar Melih Ergen'i ağırladı. Yazar Melih Ergen, Kuzguni Sanat Günleri kapsamında düzenlenen imza günü ve söyleşide edebiyat tutkunlarıyla bir araya geldi. İmza gününde "Varuna'nın Bin Gözü" adlı kitabını imzalayan Melih Ergen, imza öncesi Kuzguni konferans salonunda, yaşamına tanıklık eden dostlarının hazırladığı, "dostlarının gözüyle geçmişten bugüne Melih Ergen" ana temalı, özel yaşamına ait fotoğrafları da içeren slaytların gösterildiği süpriz barkovizyon sonrası, konuşmacı olarak da katılan dostlarının anı paylaşımlarıyla duygulu anlar yaşadı. Usta yazar, ev sahipliği yapan Kuzguni işletmesine ve yetkililerine de katkılarından dolayı teşekkür etti.


29 Ocak 2016 Cuma

Bırak elindeki kitabı ve düşün hayatını

“Bir senfoni yazarak bir dünya yaratılır” demiş Gustav Mahler (1860-1911), bu sözlerden ilham alarak belki, bir roman yazarak da bir - ya da birçok - hayat yaratılır diyebiliriz. Senfoni form olarak dinleyeni bir yolculuğa çıkarır, aynı roman gibi; birçok temayı barındırdığı için sadece dünyanın bir yüzünü değil, farklı yüzlerini gösterir, çeşitli evrelere sahip bir yolculuk gibidir. Senfoni bittiğinde yolculuk tamamlanır, bilinmedik yerlere gidilmiş ve tanıdık yerler tekrar görülmüştür.

Roman yolculuğu buna benzer, okudukça yeni sözcüklerle yeni yerlere gider okur, yeni insanlar keşfeder ve arada tanıdıkları görür. Bazı yazarlar bizi bedenlerinde ya da zihinlerinde yolculuğa çıkarırlar. Son haftalarda okuduğum Murat Gülsoy’un Yalnızlar İçin Özel Bir Hizmet ve bu hafta okuduğum Varuna’nın Bin Gözü böyle romanlardı. Yolculuğa davet olarak okunacak metinlerdi, ortak özellikleri okur tarafından tamamlanmayı beklemeleriydi.

Gecelerin Tanrısı Varuna
Melih Ergen’in Varuna’nın Bin Gözü’nü, öncelikle Varuna’yı anlayarak başlayalım. Hindu tanrılarının en önemlilerinden biri olan Varuna, geceyi temsil eder. Karşıt güç Mitra ise gün ile bağdaştırılır. Varuna doğa güçlerinden çok ahlak ve sosyal ilişkilerle ilgilenen bir tanrıdır, Veda’larda yasaların koruyucu gücüdür, Rigveda’da her şeyi bilen ve gören bir güçtür. Bütün yalanları gören, gerçekleri anlayan, insanların saklamaya çalıştıklarını bilen tanrı Varuna, bu gücüyle ilahi adaleti sağlar, çünkü o, yalanların altında yatan gerçekleri bilir. Yıldızlar, Varuna’nın gözleridir, bir bakıma onun ajanları, yardımcı habercileridir. Yıldızlar sayesinde karanlıkta yolunu bulur, doğruları görür. Zifiri karanlıkta renk yoktur, gölge yoktur ve dolayısıyla farklılıklar yok olur, bunları ancak bin gözlü olduğu söylenen Varuna görebilir.

Varuna tam da bu anlamlarıyla romandaki tanrı-anlatıcıdır, romanın yazarı ve okurudur. Metnin üst gözleridir, gizli kalanları gören ya da görünür kılan ışıktır. Melih Ergen’in romanını bu gözle okumaya başlayınca hayatımda ilk defa dışardan bakan, metnin dışındaki okur olmadığımı hayal ederek okuduğumu fark ettim. Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili kitabında şöyle der: “İster tasasız, sıradan, anlayışsız olanı olsun, isterse akıllı, sorgulayıcı, anlayışlı olanı, yazar için daima başkasıdır okur çünkü yazara metnin daima bir dışı olduğunu hatırlatır.” Melih Ergen Varuna’nın Bin Gözü’nü, Gürbilek’in sözünü ettiği bir “dış”a, ötekine ya da “onlara”, sırtını çevirip yazmış. Dışı olmayan bir metin çıkarmaya çalışmış. “Yaşadıklarını gerçek, okuduğu romanları kurmaca” sanan okura seslenerek onu bu yanılgıdan kurtarmak istemiş. “Sen” olarak hitap ettiği okura “seninle birlikte yazabilmek için ne hayaller kurmuş” olduğunu söyleyerek bu yolculuğa davet etmiş.

Eğer bir roman okuruyla birlikte yazılacaksa, kurgunun belirleyici olmaması gerekir (tabii bu okumayı güçleştiren bir yapı) ve bütün boşlukları okur doldurmalı. Varuna’nın Bin Gözü böylesi boşluklarla dolu, Ergen araya “...” şeklinde boşluklar koymuş ve okur tam bir temaya ulaşacağını sandığı anda yine onu baştaki karanlığın içine sürüklüyor. “... sense yatmadan önce okuma alışkanlığın yüzünden para verip aldığın bu kitaptan ötürü olur olmaz düşüncelere kapılıp, “Nedir bu okuduklarım, rüya mı yoksa roman mı?” diye sormuşken kendine, bunu yanıtlamaksa yalnızca bana düştüğünden şimdi, önce bunu anlatmalıyım sana...”

Bütün bunlar çok akıl karıştırıcı gelebilir fakat hep bir kör çocuğun bir yerlerden çıkmasını, sevgilinin yeni bir yemek tarifini ya da kayıp yaşlı bir adamın bulunmasını beklerken, hiçbir devinim olmadan, bir olayın anlatılmadığı metni okumayı sürdürüyoruz. Örneğin bir kez kör bir çocuktan söz edilmiş olması böyle bir beklenti yaratıyor. Ayrıca bir sevgiliden bahsedilmesi, bu ilişki hakkında merak uyandırıyor. Bunun nedenini son zamanlarda okuduğum romanlarda çok sık düşünme fırsatı buldum: insan zihni sürekli bir nedensellik arayışı içinde olduğu için, bağlantı kurmak isteyen bir makine olan beynimiz kurgu oluşturmaya başlıyor. Zaten uygarlıkları, dinleri ve tarihi bu nedensellik sayesinde anlıyoruz. Ergen bu romanında neden-sonuç ilişkisi kurmadan düşünmeye çağırıyor bizi. “Anlasan da bir, anlamasan da artık: oysa seninle hayal edeceğimiz bir başka dünyanın işaretleriyle konuşabilseydik bu romanda, sözgelimi bebeklerle hayvanların dilinden (...) sen kahramanın gözünden olmayıp yalnızca kendi bilgilerinin ışında baktığın için bu satırlara anlamak istemiyor, anlattıklarımı rüya sayıp kendini uzak tutmak istiyordun onların dünyasından, oysa hayvanlarla bebeklerinin gözlerinden bakan biri daha vardı bu romanda ve üstelik senin de artık yakından bildiğin Varuna’dan başkası değildi bu; hani şu gözleri geceleri gökyüzünde dolaşan yıldızlar olup bizi ve yaşadıklarımızı kıs kıs gülerek seyreden Tanrı Varuna!”

Kent ve gökdelen
Romanda bir “kent” anlatılıyor fakat bu anladığımız anlamda bir kent değil, ne de bir mekân, bölge ya da haritada bir yer. Bu kent, zaman ve mekân bileşiminde oluşmuş bir an. Sokak’ları da harflerden oluşuyor. Tek öğrendiğimiz kentin orta yerinde bir gökdelenin olduğu ve tüm kentin bu gökdelenin gölgesinde kaldığı. Romanda tek adını bildiğimiz karakter Mahmut da öyle, bir kahraman değil, harflerin oluşturduğu bir isim. Melih Cevdet Anday’ın M’si, Arthur Rimbaud’nun A’sı, T.S. Eliot’un T’si, vb...

Aslında romanı bir yolculuk olarak algılamamızı istiyor yazar: bu yolculukta gezindiğimiz kent harflerden oluşuyor, düşünceler ise sözcüklerden. Bu belki de yazı hakkında bildiğimiz tek gerçeklik. Sonuçta roman yazıdan başka bir şey değil, yazının bu gerçeğini unutup romanlardaki kahramanlar için ağlayan, onlara hayranlık duyan, olayların gelişimi karşısında heyecanlanan okur olmaktan kurtarıyor bizi (en azından bu seferlik!). Romanın sonlarına doğru “Şimdi bırak artık elindeki bu kitabı ve yeniden düşün hayatını” sözleri, bunun en iyi kanıtı.

Asuman Kafaoğlu-Büke


15 Ocak 2016 Cuma

Varuna'nın Bin Gözü

Ne de olsa, ancak karanlıkta ışır hakikat...


Melih Ergen'den kaybolanları, arayanları, ölenleri, ölmeye teslim olanları, kaçanları, hayal kırgınlarını anlatan kısa ama yoğun bir roman. Birbirlerinin rüyalarında dolaşmaya cesaret edenlere tutulan göz alıcı bir ayna...