16 Ağustos 2013 Cuma

SAĞIR BELLEK’İN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Kafka, “Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.” sözüyle tüm yaşam felsefelerine son noktayı koyar. Edebiyatın belleğinde insanın ölüm karşısında çaresizliğini dillendiren binlerce sayfa yer alırken, ölümün bilinçli seçimi olan intihar, yüreklerin en iç acıtan satırlarında kanamaya devam eder.

Melih Ergen’in son romanı Sağır Bellek’i okurken ölüm ve intihar çevresinde dolaşan roman kişileri üzerinden hayata ve insan gerçeğine yeni anlam kapıları açıyoruz.  Sağır Bellek, öncelikle felsefi, psikolojik göndermeleri ve aforizma tarzında cümleleriyle ilgi uyandırıyor. Romanda birkaç anlatıcının bakış açısından anlatılan toplumsal dönem başarıyla duyumsatılıyor. Ölüm, Melih Ergen’in diğer romanlarında olduğu gibiSağır Bellek’te de odak sorun olarak yer alıyor. İntihar eden bir anne, demans nedeniyle oğlunu anımsamayan yaşlı baba, oğulun babayı cezalandırma ve öldürme isteği; oğulun, ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolan kendi oğlu... Bütün bunlar romana gizem, heyecan ve merak boyutu kazandırıyor.

Melih Ergen, kaotik yapıda oluşturduğu romanında insanın içindeki derin kaosa dikkat çekiyor. Olayları dile getiren bir anlatıcının, onun arkadaşı Mahmut’un ve Mahmut’un babası Suat’ın anı defterinde kendi yaşamına dair anlattıkları olmak üzere üç ayrı bakış açının varlığından; üç ayrı katmandan söz edebiliriz Sağır Bellek’te. Bu katmanlarda anlatılanlar, kronolojik çizgiyi izlemiyor; çoklu anlatıcıların bilincinden geçenler,  farklı zaman kesitleri içinde gösterilerek ve bu zaman kesitleri metnin içinde sık sık kaydırılarak bilinç akışı üzerinden hayata bakan sıra dışı bir roman oluşturulmaya gayret edilmiş. Bilinçli olarak dağınıklaştırılan roman metni, insan hayatlarının karmaşasını ve toplumun içinde yaşayan anakronik zamanları temsil eder nitelikte. Kendi kuşağının sözcüsü olan anlatıcılar kendi gerçeklerini ve yaşantılarını dillendiriyorlar. Romanda, durgun bir ırmak gibi akan zamanlar ve olaylar; uzun, karmaşık cümleler ve bilinç akışı anlatımları aracılığıyla dile getiriliyor. Roman olaylarının kronolojik- düz çizgide aktarılmaması; tam tersine, parçalı yapı içinde ve farklı zihin pencerelerinden aktarılması, romana modernist bir nitelik kazandırıyor.

Sağır Bellek, öncelikle atmosfer romanı özelliği taşıyor; 1950’ler ve sonrasında yaşam, demiryolcuların dünyası, Anadolu evleri, Anadolu insanı ve kırların uçsuz bucaksız özgürlüğü... Roman, yazınsal atmosfer oluşturma ve kişileri bu atmosferde yaşatma açısından oldukça başarılı. O yıllardaki yaşamı çeşitli ayrıntılar üzerinden tanıma ve anlama olanağı buluyoruz; Anadolu coğrafyası, kasabalar, köyler, ıssız istasyonlar, toprak evler ve insanımızın özverili iç güzelliği…

Roman kişilerinden Suat ve Mahmut'a epeyce derinlik kazandırıldığı görülüyor.  İç konuşmalara yer verilmesi, kahramanların zihinlerine ayna tutulması Sağır Bellek’in yapısını güçlendiriyor. Romanın ayrıntılarda yaşattığı güzellikler, fotoğraf kareleri ya da birer  spot ışığı gibi insanın zihninde yanıp sönüyor. “…çünkü perondaki lamba ne kadar çabalasa da gece olunca evlerin, dükkânların mumları tek tek söndüğünde bu ovaya zifiri bir karanlık basar, geride yalnızca bir sessizlik kalır, bu sessizlik onlara, istasyonun boşalmış olan bekleme salonuna, kapanmış olan gişenin pencerelerine, perondaki banklara, raylara, makas başına kadar tuhaf bir huzur verirdi bana kalırsa, yalçın dağların arasında kalan ve biraz da unutulmuş gibi olan bu istasyonda kör bir kandil gibi sabaha kadar yanan bu lambanın bile bu sessizliğe öyle çok ihtiyacı olurdu ki, istasyon şefinin kemanından çıkan seslerden huzursuz olur, sabaha kadar titrer dururdu mutlaka!” ifadesinde,  eski yıllarda Anadolu’daki ıssız istasyonların gece hali ve roman atmosferi masalsı bir gerçekliğin içinde tüm ayrıntıları ve canlılığıyla ifade ediliyor.

Anlatılan insani durumlar okuru bir gizemin içine çekiyor. Kayıp, intihar, ölüm sarmalında hayatı solumaya çalışıyor roman kişileri. Ölüm ve intihar kavramlarına varoluşçu felsefeden düşünce unsurları eklenerek ölüm ve intiharın varoluş nedeni sorgulanıyor; intiharın bir yasası olup olmadığı da ayrı bir sorgulama boyutu oluşturuyor Sağır Bellek’te. Sayfalarda otobiyografik izlerle karşılaşıyor olsak da, yazarın yaşanan gerçekleri roman gerçekliğine dönüştürmedeki dikkatli çabası, yazılanları birer anı olmaktan çıkararak onları roman estetiği içinde değerlendirebilme olanağını sunuyor bizlere. Gerçekten yaşamış ve edebiyatta kalıcı iz bırakmış olan yazar Nezihe Meriç, bir roman kişisi olarak yer alıyor sayfalarda. Mahmut’un öğretmen annesinin arkadaşı olan bu aydın kadın yazar, hayranlık duyulan varlığıyla romanda yer alırken, Mahmut onu ziyaret ederek annesiyle ilgili bazı izler ve anıların ardına düşmek istiyor. Fotoğraf albümlerinde yaşayan anılar, Nezihe Meriç ve Mahmut’un annesinin yaşantılarını dile getiriyor. Roman metninde yazarın adı doğrudan verilmiyor; ancak satır aralarında gizli kimi ayrıntılar ve “bozbulanık kitaplar” gibi göndermelerle, söz edilen yazarın Nezihe Meriç olduğu sezdiriliyor.

Romanda cümlelerin çoğunun karmaşık yapıda olduğu, normalde roman anlatımında çok sayıda bulunmaması gereken “olan, olup” gibi fiilimsilerle ve kimi bağlaçlarla uzatıldığı görülüyor. O nedenle başlarda romanın meselesini, anlatmak istediği durumları zihnimizin sinemasında kurmakta zorlanıyoruz. Yazarın kurguda olduğu gibi dilde de deneysel bir çaba içinde olduğunu fark ettiğimiz andan itibaren romanın içindeki dünyaya uyumlanmaya başlıyoruz. Mesela, “Telgraf alıp vermekten başka bir işi yokmuş ama burada Suat Beyin, hatta bir gün istasyona on dakikalık bir mesafede olup çevresi tel örgülerle çevrilmiş bir açık hava sinemasına gitmiş, 'Mezarımı Taştan Oyun' ancak izleyenler yerlerinden fırlayıp bağırmaya başlayınca 'vursana ulan, yesinler o güzel gözlerini' bir daha istasyondan dışarı adım atmamış, zaten bir hafta sonra da aldığı bir telgrafla Erzin'e hareket etmişti.” ifadesi, ancak kahramanın bilincindeki sıçramalar üzerinden okunabilen, çok anlamlı/ parçalı uzun bir cümleden oluşuyor. Yazar, var olan cümle yapısını, dolayısıyla dili değiştirip ona insan bilincinde farklı boyutlar kazandırarak yazmayı önemsiyor; bu durum, toplumsal bir kurum olan ve bireye dayatılan dile,  metinsel ve dil içi bir başkaldırı örneği oluşturuyor.

Roman, ilk bölümlerden sonra daha akıcı hale geliyor; okur netleşen roman dünyası içinde ilgi ve merakla yol almaya başlıyor. Anlatıcının zaman zaman Mahmut’la özdeşleştiği de dikkati çekiyor. “… yıllar yaz kış demeden geçmiş, aylara, günlere, an’lara sığamayıp ölüm gibi doğmanın, doğmak gibi bir ölmenin bir an’ı olarak kalakalmıştım…” cümlesinde odaktaki ölüm olgusunun doğumla özdeşimine; doğum- ölüm döngüsü içinde sıkışan insana işaret ediliyor.

Sağır Bellek’te yoğun, derin anlamlar içeren cümleler, okurun bilincine açılımlar kazandırıyor: “Ne ararsan kendinde Mahmut, sorarsan bilmem ama sormazsan bilirim.” “Bundan böyle oğlumu kendimde arayacağım, bulduğum zaman da dönemeyeceğim...” “Aşkın aklı olmaz; akılla inceltilmiş bir sevgiyse ömür boyu sürer.”  “Hayat, içinde ölüm olduğundan değerli, var olduğumuz anlarsa biricikti, anlamsızlığın dilini çözmenin yolu intihar olabilir miydi hiç?” “Kendini sevmeden dünyayı sevebilir misin, üstelik bir kez ölmeye gör, bundan sonrası yaşamaya değerdi!”  gibi cümleler…

Metinde Dur ve Düşün sözleri etrafında çoğalan derin anlamlar güncel yaşamla öyle örtüşüyor ki okurken şaşkınlığa düşüyor; "İnanılmaz bir şey bu!" diye düşünüyoruz. İnsan, hayatın içindeki o saçma ve beyhude koşuyu sürdürürken durmalı ve düşünmelidir yazara göre: “Kendiliğinden, içinden gelerek, başlı başına bir eylem gibi durmak, durdukça bir daha durmak, çaba göstererek, kımıldamadan, çaba gösterdikçe kurtçuklar beyninde ve sen yine hiç kımıldamadan duracaksın!”

Sağır Bellek, felsefi ve psikolojik yoğunluğuyla öne çıkan; hayatın içinde insanı, doğumun içinde ölümü, ölümün içinde intiharı, yokoluşu, kayboluşu, hiçliği sorgulayan; evrenselliğe açılan özgün bir roman. İnsan gerçeğinin yereldeki yansımaları ve eski günlerdeki Anadolu yaşantıları romanı toplumsal tarihin ilginç sayfalarıyla buluşturuyor. Oğuz Atay’ın demiryolcuları sanki Sağır Bellek’in ıssız istasyonlarında yaşamayı sürdürüyor. Romanda toplumsallığın evrensellikle ve edebiyattaki paralel dünyayla bütünselleşmesinden oluşan zengin anlamlar, okurda derin izler bırakıyor. 


Hülya Soyşekerci

hsoysekerci@gmail.com



(Taraf Kitap  16.08.2013'te yayımlandı.)

*Sağır Bellek, Melih Ergen, Kanguru Yayınları








7 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayat Dediğin...


Melih Ergen’in temel teması yaşıyor olmak ve ölümdür. Var olmak ve hiçlik. Romanda var olmak, bütün somut ayrıntılarıyla anlatılır.

Melih Ergen’le, sanırım 22 Şubat 2012 akşamı İzmir’de Konak Belediyesi’nin verdiği Fransız Kültür Merkezi’nin arka bahçesindeki yemekte tanıştım.
 Konak Belediyesi o yıl Leylâ Erbil’i onur yazarı seçmişti düzenlediği öykü günleri için. Akşam yemeği de yazarın onuruna veriliyordu. Melih Ergen yemek masasında karşımda oturuyordu. Solumda Leylâ Erbil vardı. Sağımda gene etkinlikte bir panele katılacak olan romancı ve deneme yazarı Nilüfer Kuyaş. Bu yazınsal etkinlik üç gün sürecekti. Melih Ergen birçok şey anlatmak gereksinmesi duyan,heyecanla konuşan bir genç insandı gözümde.Ama kısa süre sonra anlattığı şeylerin boş şeyler olmadığını, bu konuşmaların altında bir kültür birikimi yattığını anladım. Adeta sanatsal olan ironisi de dahil. Bu konuşma kültürü esaslı bir yazarın da temelinde yattığı bir kültür de olabilirdi. Bir süre sonra Ergen’in yanına gelip oturan şair Sina Akyol, onun yıllar önce anlatılar yayımladığını, bu kitapların tükendiğini, bir daha da basılmadığını söyledi. “Bir yerde bulamaz mıydım?”dedim. Yoktu. Bulmak olanaksızdı. O zaman Ergen’in Yeşiller Partisi kurucularından olduğunu, şimdi eskide kalmış görünen yazarlık serüveninin de küçük bir başlık altında YKY’nın yayımladığı Yazarlar Sözlüğü’nde yer aldığını da bilmiyordum.
Şimdi Tünel adlı öykü kitabının, elden geçirilmiş ikinci baskısı Nisan 2013’de, yeni romanı Sağır Bellek, Mart 2013’de yayımlanmış bulunuyor. Bu iki kitabı okuyunca, yeni tanıdığım, konuştuğum insanlar karşısında duyduğum sezgilerin güçlülüğünden ötürü kendimi kutladım. İşte masamda duran kitaplarda büyük bir yazar yatıyordu. Hiç hafif olmayan bir yazar. İnsan olarak da, yazar olarak da derinleşmiş biri.
Sağır Bellek adını taşıyan romanda bellek hiç sağır değil. Tersine, çok güçlü bir bellek yazdırmıştır bu romanı. Erişilmesi güç bir bellek, çok özgün bir bellek.
Melih Ergen’in temel teması yaşıyor olmak ve ölümdür. Var olmak ve hiçlik. Romanda var olmak, bütün somut ayrıntılarıyla anlatılır: Bu da 1940 yılları Anadolu’sunda demiryollarında çalışan babanın atandığı onlarca kent tren istasyonlarında geçen yaşamıdır. Böylece de o yılların pek çok Anadolu kenti de anlatılmış olur. Hiçbir fevkaladeliği olmayan bir yaşamdır bu.
Yaşam, dönemin ünlü alaturka şarkılarında yansıtıldığı gibidir. Bu yaşamla ya da oralarda geçen bütün yaşamlarla yok olmak, ölüm arasındaki uzaklık çok azdır. Yaşam fevkaladelikler getirmeyen bir süreçse, ölüm de ona yakın bir yerde duran hiçliktir. Ama en trajik olan yaşam sona erdikten sonraki unutuluş sürecidir. Bu durumda yaşamı sürüklemenin saçmalığı, değersizliği ortadadır: “...çünkü bakıp göremediğimiz, görüp anlayamadığımız, anlayıp çözemediğimiz bir bulmaca gibiydi hayat” (s. 151). “...yani neyle karşılaşacağımı bilmeden nefes nefese koştuğum bu yolun sonunda varacağım yerlerin hepsi aynıydı: Sürgit tekrarlanan hayat!” (s. 152).
Anadolu’ya özgü bir melankoli
Roman Mahmut’un büyümesini, sonra da onun gençlik yıllarını anlatır. Romanı anlatan onun çok yakınında olan birisidir. Kitapta Mahmut kadar ön planda olan babası, demiryolları memuru Suat Bey’den kalan bir not defteri de vardır. Bu not defteri yoluyla Mahmut’un babasının daha eski yıllarda  geçmiş olan yaşamı da yer alır romanda. Bu anlatımlar 1950 öncesi Anadolu’sunun resimlerini çizer; romanın felsefi yapısını anlatmaya girişmeyeceğim. (Kitap birçok felsefi göndermeyle doludur; Camus “Felsefenin temel sorunu intihardır” dememiş miydi?). O işe girişmeyeceğim gibi birçok Anadolu kentinde yaşamış olan ailenin yaşamlarını da anlatmayacağım. Bunu romanı okuyan okuyucu kavrayacaktır. Romanın düşünsel niteliğini “varlık ve hiçlik” ikilemi içine sokmayı doğru bulmuyorum. Ayrıca bu sözlüğü biraz çok kullandık. Romanda bulunan bu sorun yumağı, çok kullandığımız soyut çozümlemeleri aşıyor. Tersine somut olarak yaşanmış, yaşanması zorunlu hayatlara yayılıyor. Taşra hayatının hepsi, okumuş yazmış annenin Anadolu cenderesi... Sabahattin Ali’nin gösterdiği Anadolu yaşamı. Anlatım ne denli ironiyle dolu olsa da, trajiğin iletisidir bu. Anne, Suat beyin gençlik sevgilisi, sonra da karısı Saliha hanım bütün görevlerini yerine getirdikten sonra intihar etmiştir. Ergen’in felsefi göndermelere karşın somut yaşamdan kaçmayan bu 200 sayfalık romanı (bu ölçü estetik bir ölçüdür) en az bir Vüs’at O. Bener, bir Nezihe Meriç anlatım gücüyle yapılanmıştır. Vüs’at O. Bener’in çok güzel olan ilk kitabında yer alan”Sarhoşlar” öyküsünde, Anadolu’ya özgü olan melankoli içinde “Sen arzu ettin...” şarkısı nasıl durumu derinleştirici bir işlev görüyorsa, Sağır Bellek’de de anılan alaturka şarkılar aynı işlevselliği içinde taşıyor. Anadolu’da yaşam o şarkılarda söylendiği gibidir. Şarkılar o tekdüze yaşamın derin hüznünü yansıtır. Ergen bu konuda ironiyi elden bırakmasa da, ölümle birbirine çok yakın, neredeyse birbirine eşiksiz olarak geçişli olan yaşama onu tanıyan bir sevgiyle bakıyor.

Çoğunlukla kısa olmayan tümcelerle yapısını kuran bu metinde hiçbir tümce anlam ya da anlatım teklemesine uğramaz. Arka kapakta yer alan nottaki bir tümcedeki çözümleme gerçekten doğru olduğu için (kim yazmış?) buraya alacağım: “Kaotik, bilinçaltına dayalı sıçramalarla çoklu okumalara açık, göndermeleri derin ve psikolojik yoğunluğuyla sıkı bağlar oluşturuyor.”
Öykülerin yer aldığı kitabında Ergen’in dünyaya bakışı değişmemekle birlikte öykülerle metinler, geçmiş zamanın yüklü anlatımından bir ölçüde uzaklaşmakla, daha serbest bir yazın ortamında dolaştığı için eğretilemelere daha kolay ulaşmaktadır. Mezardaki tabut, tünel halini almakta, yaşamda olmayan insanı belirsiz yerlere götürmektedir. (Tünel adlı öykü). Bir öykü kahramanı başkaları yerine ölmek için çırpınıp duruyordur. (İhsan Bey Ne Zaman Öldü?) Kitapta bir de “Kırda” adlı bir mezarı ziyaretle, bir doğum günü kutlamasına benzeyen anlatımıyla, ölümle insan yalnızlığını bu tören içinde birleştiren kuruluşuyla, zor erişilebilir bir sona varışla çok yüksek bir yazış düzenine ulaşan öykü var ki, 20. yüzyıl yazarlarının en iyilerinin varabildiği yere varıyor.
Yıllar önce beni temelden sarsmış iki öykü üzerine bir yazı yazmış, Adam Öykü dergisinde yayımlamıştım. Beni sarsan bu iki öykü Hemingway’in “Temiz, İyi Aydınlanmış Bir Yer”le Nabokov’un “Rusya’ya Hiç Gitmeyen Mektup” adlı hikâyeleriydi.
Daha sonra bu sevdiğim yazımı “Samuel Beckett’in Terzisi” adlı kitabıma aldım (Dünya Yayınları, s. 23-29). İşte bu hayran olduğum hikâyeler ölçüsünde bir hikâye: “Kırda”.

DEMİR ÖZLÜ
Radikal Kİtap Eki

5 Temmuz 2013 Cuma

Korkularımdan tanı beni


Dört nesildir süren hastalıklı ilişkiler... 

Psikolojik derinliğe sahip bir roman: Sağır Bellek

Çocukların öğrenme hızı insanı hayrete düşürür. Duyularına bombardıman yapan verileri çok kısa zamanda bilgiye dönüştürürler. Bir de tabii bunun tersi bir yaş var, öğrendiklerini unutma yaşı. Benzer bir hayreti de onlarla yaşıyoruz. Bugünlerde hızla unutmaya başlayan anneme baktıkça, çocukların sürekli genişleyen belleğinin aksine annemin önce bilinçli bir şekilde, şimdiyse doğal akışında, algı alanını daralttığını görüyorum.
Bu düşünceler Melih Ergen’in Sağır Bellek adlı romanını okurken iyice zihnimi meşgul etti. Roman, dört nesil boyunca bir ailenin baba-oğul ilişkileri temelinde gelişiyor. Roman kahramanı Mahmut, babasının günlüklerinden ve anlattığı hikâyelerden aile geçmişini yeniden kurmaya çalışıyor. Bazı yaşlılarda olduğu gibi, babası yakın günleri hatırlamıyor ama çocukluk anılarını tüm detaylarıyla anlatabiliyor. Aslında Mahmut babasının anılarına ilgi duymuyor, asıl merak ettiği annesi ile ilgili bilgiler. Belli ki annesinin intiharı Mahmut’un hayatını belirleyen en önemli etkenlerden biri olmuş. Babasından duymak istediği, annesinin neden intihar ettiği, geride bıraktığı mektupta ne yazdığı ve tabii mutsuzluk nedeni. Roman ilerledikçe babasının dedesiyle ilişkisi kendi ilişkisine ayna tutmaya başlıyor; aynı şekilde kendi oğluyla ilişkisini de anlamaya başladığını görüyoruz. Ailede dört nesildir süren hastalıklı ilişkilerin, domino taşları gibi nasıl birbirlerine zincirlendiğini de anlıyoruz.
Gizemli anlatıcı

Roman sadece dengesiz baba-oğul ilişkileri üzerine değil, yazar bununla birlikte yaşlılık ve ölüm korkusu temalarını da yerleştiriyor romana. Romanın ana temalarıyla çok bağlantılı olmasa da, bir başka konu da hoş geliyor okura, bu da Mahmut’un cumhuriyetle yaşıt babasının çocukluğu boyunca Anadolu’nun farklı kasaba ve şehirlerinde geçen hayat hikâyesinin inandırıcı tarihi arka planı.
Bazı romanlar, konu ile form arasında paralellik kurarlar. Sağır Bellek de bunu başaran romanlardan. Konunun büyük bir bölümü, demans etkisiyle bulanıklaşan bir zihnin anılarından oluşuyor; kurgu ise bazı karakterleri ve olayları bilinçli olarak karanlıkta bırakarak aynı etkiyi gerçekleştiriyor. Körleşen bir beynin anlatısını, anıları körleştirerek gerçekleştiriyor. Böylece romana gizemli bir hava vermeyi başarıyor yazar. Örneğin romanın anlatıcısı hep gizemli kalıyor; bazen Mahmut’un zihninin içinden gelen bir ses gibi duyuluyor, bazen alt benlik gibi.
Gizem sadece anlatıcıda değil, romandaki kadınlar da aynı şekilde gizemliler. Mahmut’un evini temizleyen kadın ya da karısı ya da annesi, hepsi benzer bir perde ardında kalıyorlar. Aslında bu durum erkeklerin kopukluğunun nedenini açıklıyor, çünkü ilişkileri sağlamlaştıran kadınlar yok hayatlarında. Mahmut’un babasıyla ilişki kuramamasının nedeni annesinin yokluğu; karısı ve kızı ile de boş bir ilişki içinde çünkü oğlunun boşluğunu dolduramıyorlar. Kadınlar silik değil, sadece varlık göstermiyorlar; yoklukları ağırlık olarak hissediliyor.
Romandaki nesilleri bir arada tutan motifler kullanılıyor. Bunlardan biri, babalardan öğrenilen şarkılar ve dualar. Bir diğeri ise her birinin baba kokusuna duyduğu özlem.
Melih Ergen hem şiirsel hem de psikolojik derinliğe sahip, eşsiz bir romanla çıkıyor okurun karşısına. Kurgu yavaş çözülüyor, ilk başlarda anlatıcı, Mahmut ve baba iç içe giriyor. Anılar çoğaldıkça ayrışmaya başlıyorlar hatta zıtlıklar belirginleşiyor. Bir aile hikâyesi içinde hesaplaşmalar, kırgınlıklar ve sonunda affedilme ile tamamlanan bir dram.
Böylesine güzel bir romana iyi bir editörün elinin değmesi gerekirdi. Bazı sözcükler gereksiz yere tekrarlanmış ve bir miktar dizgi hatası var kitapta. Tabii bunlar önemsiz detaylar; roman öylesine etkileyici ki, bunu düşünmüyorsunuz.
Radikal Kitap Eki
5 Temmuz 2013

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sağır Bellek

Sevgili dostum Melih Ergen’in son romanı Sağır Bellek bir süre önce kitabevi raflarındaki yerini aldı. Roman üzerinde kendisiyle uzun uzun konuşma imkânı buldum, düşüncelerimi aktardım. Bir kısmını da şimdi bu sütunda sizlerle paylaşıyorum.

 Sağır Bellek bir yolculuk hikâyesi. Tek bir kahramanın yolculuğu değil bu. Romandaki ana karakterin, babasının, büyük babasının yaşamları boyunca çevresindekilerle birlikte yaşadıkları ve bu yaşamların iç içe geçen yönleri, yolculuk metaforu çerçevesinde ele alınmış. Bir de romanı anlatanın yaptığı yolculuk var. Bu yolculukların sentezi de onda. Tabii roman kahramanlarının bu yolculuğuna okuyucu da katılıyor.
Romandaki demir yolları, tren istasyonları, tren-deniz-kara yolculukları, yolculuk metaforunun sembolik unsurlarını oluşturuyor. Böylece Melih Ergen, sembolleri kullanarak, alegorik betimlemelerle okuyucunun belleğine ulaşıyor. İşte bu nedenle okuyucu, sadece o yolculuğa dışarıdan katılmıyor, ona nüfuz ederek içselleştiriyor. Dışsal bir okuyucu olmaktan çıkıp, romanın bir kahramanına dönüşüyor.

Romandaki temalardan biri, kuşaklar arasındaki çatışma. Kendi hayatımızı düşündüğümüzde, geçmişe dönüp büyüklerimizle veya küçüklerimizle yaşadıklarımızı anımsadığımızda bu temanın hem belleğimizde ve bilincimizde, hem de bilinçaltımızda olduğunu kolayca algılayabiliriz. Zaten yazarın bilinç akışı tekniğiyle yazdığını dikkate aldığımızda bu süreçten kendimizi dışlamamız münkün olmuyor. Ama okuyucu bu kitabı günlük on-on beş sayfa okumakla yetinirse, on beş-yirmi günde bitirmeye kalkarsa bu süreçten kopar ve kendini romana teslim edemez. Sağır Bellek’in kahramanı olmak için romandan kopmamak gerekiyor. Şunu özellikle vurgulamak isterim: Romanda konuşanlar, karakterler değil. Onların bellekleri, bilinçleri ve bilinçaltları.  

Romanın beni etkileyen yönlerinden biri de geçmişin önümüzde olması teması. Anlatıcı şöyle diyor: “geçtiğim bu ıssız yolun kilometre taşlarının kötü hayaletler gibi peşimden geldiklerini sandığım yetmezmiş gibi, aştığım bu kilometrelerin her biri önümdeydi sanki.” Gerçekten de geçmişte yaşadıklarımız, hiçbir şekilde anlarımızda gömülü kalmaz. Geleceğimizi şekillendiren geçmişimizdir. Ancak bu, bireysel bir bağlantı değildir. Romandaki kuşak çatışması olgusundan yola çıkacak olursak başaklarının geçmişibaşkalarının geleceğini şekillendirir. İşte romandaki kahramanların yaşadıkları da bu zincirleme ilişki. Her şey bir bütün ve her şey birbiriyle ilintili.

Melih Ergen, olayların doğrusal şekilde anlatıldığı bir roman kurgulamamış. Romanın yapısı içinde kaotik temalar belirleyici olmuş. Bu da insan yaşamına gerçekçi bir bakış açısı getiriyor. Çünkü yaşam, doğrusal değildir. Düz bir hat üzerinde gitmez. Sık sık kaos yaşanır. Bazen her şey düzgün gitse de an gelir kaos, kapımızı çalar. Elbette belleğimiz, bilincimiz ve bilinçaltımız da kaotiktir. İşte romanın kaotik yapısı, bizi benliğimizdeki bu kaosla da bir başka açıdan bütünleştiriyor.

Özetle Melik Ergen, kaotik bir dünyada bellek-bilinç-bilinçaltı üçlemesine dayalı olarak insanların öykülerini anlatmış. Okuyucu, romanı içselleştirip kahramanı olmayı başardığı takdirde satırlarda kendi hayatından parçalar bulacaktır.

6 Mart 2005 Pazar

Ütopya

"Ütopyalarımız veya inançlarımızla gerçekliği birbirine karıştırıyoruz"  
                                                                                                                      Melih Ergen


“Soruyu biraz daha kısa ve net sormadan…” demeden az önce dile getirmiş olduğunuz bütün bu çözümlemeler, verilecek yanıtların da aynı doğrultuda olmasını ümit edip sanki haklı bir umudu paylaşmak ister, hatta az daha öteye gidip ‘ne yapsak da şu partiyi kurup siyaset sahnesindeki yerimizi alsak’ diye Yeşiller’den yana olmanın, yani taraf olmanın kaygılarını da içeriyor sanki kendi içinde. ‘Üç Ekoloji’ adlı (neden iki ya da beş değil acaba?) bir dergi çıkarmak için yola koyulanlar için doğal karşılanabilir bu tutum, hatta bu soruyu yanıtlayacak olan kişilerin isimlerine baktığınızda, aynen benim gibi onların da bir zamanlar buna benzer ümitler besleyen insanlar olduğunu hatırlamak mümkün; ne var ki dergi çıkarmak isteğinin ‘parti’ kurma amacına doğru yöneldiğini görüp anlayınca -ister istemez- bir an duruyor insan, inançlarımız ya da dileklerimizle yaşanan ya da yaşanagelen gerçekliği tokuşturmak için tabii ki kendi içinde. Sonra da hayat hep öyle midir acaba diyorum kendi kendime, hani inandığımız ütopyaların gerçekleşmesi için umutla peşinde koşarken onun, oysa nasıl da acımasızca sürüp gidiyor o kendi gerçeğiyle diyorum, yazık ki hep öyle oluyor diye ekliyorum ardından.

Yo, ekliyorum ama asla nostaljik anlamda söylemiyorum bunları, aynı dili konuştuğumuzu sansak bile bir diğerini anlamadığımız, anlamak istemediğimiz için belki de; hani ‘iktidar’a karşı olma anlayışını hükümete karşı olmakla eş anlamda kullanmaya kalkıştığımız, böylesi tuhaf bir ‘politik’ bir ortamı paylaşmaktan ötürü en çok da. Baksanıza, ‘Avrupa’da iktidara gelen (altını ben çizdim) yeşil partilerin’ üzerinden ya da onlara atıfla kaleme alınan bir umut paylaşımından söz ediyoruz şimdi de. Ya da yirmi yıldır savaş karşıtlığı yolunda veya kadın hakları – çevre sorunları – demokrasi yolunda mücadele etmiş olduğu belirtilen bir hareketin nasıl olup da ‘görünür’ hatta ‘var’ olabileceğini soruyoruz, ama var olmayan, hatta görünmeyen bir hareketin yirmi yıldır bunları nasıl yapabildiğini ise nedense hiç sormuyoruz birbirimize. Sanırım bizler oldum-olası dilediklerimiz, ütopyalarımız veya inançlarımızla gerçekliği birbirine karıştırıyoruz, sonra da yeterince çalışma yapmamak, ya da şimdilerde olduğu gibi ‘ilke’ belirleme tartışmaları arasında boğulup gidiyoruz. (Hele eskiden ‘ilke’ derken yalnızca tüzük ilkelerinden ibaret olduğunu da hatırlatmak gerekiyor tabii ki bunun; asla siyasi anlamı okunmazdı çünkü ilkenin, iktidara karşı olan bir harekette başkan olmak, oldukça ve yeterli bir ilkesel varlık nedeniydi hatta kimileri için!) Özetle yanlış yapmak haklarımızı kullanıyoruz yani birlikte, eh bu da yeşillerin olmazsa olmaz ilkelerinden olsa gerek deyip geçiyorum.

Soruya ve konuya dönecek olursak, tabii ki ben de tarafım ve Yeşiller Partisi’nin var olmasını yürekten isterim, bunun için ne çabalar göstermiş olduğumu nasıl unuturum? Ama kuruluşunu başlı başına bir ‘çevre eylemi’ olarak yorumladığım ‘eski’ Yeşiller Partisi yerine yenisinin kurulmasını bir amaç olarak görmediğimi de belirtmek isterim doğrusu. Bu dönemde ve başlı başına olmasını dilediğim temel amaç: kurulacak böylesi bir partinin ve tabii ki şimdilerde internet üzerinden izlediğim ve değer verdiğim ilkesel tartışmaların yanı sıra, bu ilkelerin hayata karışacağı yerdeki işlerliğiyle ilgili: Yani nasıl olacak da ‘parti’ olurken eleştirdiği ama yine de sahip olacağı şu monolitik – merkezci – hiyerarşik kurumsal yapısına tutsak olmadan işlerlik kazanacak bu parti, ya da merkezi iktidar talebinden gönül rahatlığıyla nasıl yapıp da cayıp yerel yönetimlere talip olan bir siyaset geliştirecek, ya da bunu becerebilse bile dönüp arkasına baktığında parti kurmaya kalkışanların dahi kaçıp gittiğini görünce hiç mi düş kırıklığına uğramayacak? Bana kalsa uzatabileceğim daha nice sorunun dışında ve yalnızca yukarıdaki cümle içinde geçen üç soru bile yanıt bekliyor kafamın içinde. 1986 yılında (İstanbul’da parti kurma çalışmalarının tam göbeğindeyken) bir bayan arkadaşın sorusuna yirmi yıldır kimsenin toparlayıcı bir yanıt vermek istemeyişi gibi: “Yeşiller Partisi’ni kuruyorsunuz ama Marksizmle teorik çarpışma için yeterli cephaneniz var mı sizin?”
Sahi, sözü uzatmak yerine Karaburun’da yapılan Ütopyalar Toplantısı sonrasında yazmaya kalkıştığım bir değerlendirme yazısına hâlâ yanıt alamadığımı belirterek bitireyim en iyisi. Bu toplantıda değer verdiğim sosyalist arkadaşlar, İşçi Partisi’nin teorik cephesinde fikir üreten arkadaşlar da vardı doğal olarak, ama nedense onlar da hiç ses vermediler. Öyle ya, belki Marksizm de yeşillere yanıt veremiyor olabilirdi son on yıldır, bense dayanamayıp Sema Bulutsuz’un sunduğu bildirideki son satırlarını yazıma kattığım bu metni, hele şimdi internet üzerinden yapılan ilke tartışmalarının tam da öteki ucundan çekiştirmek amacıyla burada sunayım bari diyorum, hani bir taşla iki kuş vurmak için…

10. ütopyalar toplantısının ardından

Toplantı öncesinde tebliğ özeti istendiğinden: “Eminim ki bu toplantı boyunca ve nice tebliğler içinde, ‘ütopya’ sözcüğünün olup-olmayan ‘yer’ anlamına gelip-gelmediği, Latince’si-Farsça’sı-Türkçe’si derken ondan ilimsel-bilimsel anlamda ne anlamamız gerektiği bolca terennüm edilecek ve tabii ki oldum olası yaşanan şu hayatlardan, ya da düzenlerden sıkılıp da bunu topyekûn reddeden nice kulların uzunlamasına yatıp heyecanla kurdukları bir hayal, yani talep ettikleri yeni hayata ilişkin bir özlemden ibaret olup-olmadığı da söylenecek,” demiş, sonra da şöyle devam etmiştim: “Zaten buna ütopya değil, ‘aşk’ adını takıyor Orhan Pamuk da. Oysa yaşanası yeni bir dünya düzenine ait önermelerin bütüncül ve kurumlar arası -zorunlu- bir mantıkî bağla örülü olması gereği, yaşanmakta olan dünya -ülke bile değil- düzenlerinin zorunlu bir eleştirisini de barındıracak, barındırmak ne söz, işe tam da bu noktadan başlamak gerekecektir. Çünkü tersine bir ‘hayal’ aşk bile olamayacak, aslında bütüncül olma ve zorunlu bağları arama kaygısı ütopyayı hayalden çıkarıp onu bir ‘tasarlama’ edimi olarak anlamanın ön koşulu olacaktır. Ötesi, yani en azından nereden baktığımıza bağlı ve seçilen inançların ötesinde önerilen her türden ütopya, ya iyiniyet kumkumalarının hezeyanı, ya da temelsiz inşaata kalkışan taşeron evlerine benzeyecektir ki böylesi bir kör dövüşün yaratacağı ütopyaların gidecekleri yer, bak işte o zaman hiç olmayacaktır. Yeşillerin ünlü sözünden çağrışımla, imkansızı istiyor görünse de gerçekçi bir yanı olması gerekecektir yani ütopyaların. Yaşanan hayatın gerçekleri eninde sonunda bizim doğrularımızı aşar çünkü; ama ‘senin için böylesi doğru olacaktır’ yolundaki her önerme, ancak ‘gerçek’ olanın eleştirisiyle aşılır ve üstelik bu gerçek, sevsek ya da sevmesek de ortada olup inançlarımız ya da ‘doğru’ olduğunu sandığımız fikirlerimizle ilgili değildir pek. Refahın, eşitliğin ve özgürlüğün varolduğu bir dünya hayalimizi sosyalizmden beklemiş olabiliriz hayatımız boyunca, ama tersine gerçeklerle dolu olan bir deneyimin yanlışlarını bizzat kendi kuramlarının içinde gizlenmiş olduğunu görürsek onun ve biz hâlâ bu kuramları deşmek yerine yalnızca yaşanan bir gerçeklik olarak algılarsak bunları, doğrularımız kör inançların bataklığına saplanmış demektir ve şimdi bizden beklenen ütopyalar da ilk sallantıyla yıkılıp giden Düzce evlerine benzeyecektir.

Israrla ve tekrarla: Roma’lı beyler gibi yan gelip canım öyle istiyor diye bir ütopya önermiyorsak eğer ve hatta böylesi ütopyalar önermek hiç de kolay olmadığına göre, üstüne üstlük kendimizden menkul doğrularla ütopyalar önermek özgürlükçü kavramlarımıza ters düşüyorsa, bizim de alçakgönüllü bir tutumla ve senin için böylesi daha iyi diye bir düzenleme mantığı dışında ve acaba senin için neden kötüdür diye bir sorgulama mantığına sahip olmamız gerekiyor sanırım. Özetle, -en azından ben böyle düşündüğüm için- söyleyeceklerim tam da böylesi ütopyaların ve ‘gerçeğin’ eleştirisiyle birlikte ve yine çatısı birlikte çatılacak bir ütopya denemesi olacaktır yalnızca. Bu yüzden ‘olmayacak’ bir tebliğin özetini nasıl gönderebilirim ki?

Not: Okudukça yine de özet sayılır mı acaba bu söylediklerim? Yine de bir adı-başlığı olması gerekseydi eğer, ‘Ütopya Yanılsaması’ ya da ‘Ütopyasızlığın Ütopyası’ gibi ne dersin?” demiş Savaş’a ve aynen böyle konuşmayı hayal etmiştim Karaburun’da düzenlenen Onuncu Ütopyalar toplantısında.

Sonra, yani daha ilk oturumda üstelik, ’21.Yüzyıl için İkili Bir Felsefi Yapılanma Olarak Ütopyanın Bu Topraklara Dair Özel Durumu: Artütopyalar ve Dystopyalar’ adlı A. Hilmi Balcı’nın sunduğu bildiriden oldukça ümitlenmiş ve tamam demiştim: “En azından bu kez birbirimizin ne söylemek istediğini daha iyi anlayabileceğiz.” Neden ‘bu kez’ ve neden ‘en azından’ sorusunun yanıtı ise, bundan önceki toplantılarda hakim olan ‘kavramsallaştırma’ kaygılarının dışında kullanılan ‘dil’in aşılacağına dair bir vurgunun yapılmış olmasıydı bu bildiri sayesinde. Ne var ki Balcı ve iki genç arkadaş, ‘ütopya’ kavramının, diyelim ki yaşadığımız hayata ilişkin ‘hayır’larımız yerine özlenen hayata dair önerilen siyasi-politik programlardan farkını ve neden farklı olduğunu anlatmaya çalışırken, Beno Kuryel, ‘Sınavsız Öğrenim Ütopyası’ başlığıyla dile getirdikleriyle -doğruluğu ya da eklenmesi gerekenler bir yana- bugünkü eğitim sisteminin iyileştirilmesine ilişkin bir ‘önerme’ sınırlarında gezinmeyi seçmiş ve aynı sorunla bir kez daha karşılaşmıştık. Beslendiğimiz kavramların ötesinde inançlarımız ya da gereksinmelerimiz ‘benzer’ değilse eğer, birbirimizi anlamak gerçekten güçleşiyordu böylesi toplantılarda. Diyelim ki sevgili Kuryel’in oldukça değerli ve anlamlı olacak görüşleri ‘gündem’ dışına kaymamış olsaydı, ütopyaların olacağı-olmayacağı ya da olup-olmaması gerektiği yolundaki ikili fikrin tartışması oldukça zihin açıcı olabilir ve böylece geçen yıllarda noksan kalmış olan ‘özet çıkarma’ işlemi (ya da işlevi) de oldukça kolaylaşabilirdi. Ütopyaların yanı sıra tabii ki siyasi programlar veya olması yeğlenen reel önerilerde bulunmak da gerekiyordu belki, ama bu toplantıların amacı yaşadığımız hayatı ‘düzenleyecek’ fikirlerimizden önce hayatı nasıl anladığımızla ilgili değil miydi daha çok? Eh, şairin dediği gibi “İmkânsızdır anlamak!” deyip konuşulanları sessizce dinlemek de vardı doğrusu, Karaburun’da deniz durgundu çünkü; yemekler güzel, eski arkadaşları görmekse hepsinden güzeldi.

Sahi, eski arkadaşlardan kastımsa bu toplantılara her zaman katılan ve sosyalizme gönül vermiş olan arkadaşlarımdı. İnsanın insanı sömürmediği (yalnızca doğayı sömürdüğü belki), herkesin eşit olduğu (ama parti yöneticilerinin daha eşit olduğu), demokrasinin yarattığı ifade ve yaşama özgürlüğünün hakim olduğu (proletarya diktatörlüğü tezinin unutulduğu böylece), üretimin daha verimli olması nedeniyle yoksulluğun olmadığı (kapitalist üretim tarzının daha disipline edilmesiyle tabii ki), özetle özgür (burası hepten karışık) bir dünyanın hayalini birlikte kurduğumuz arkadaşları görmek gerçekten heyecan vericiydi ve en azından onlarla ortak bir ‘dil’e sahip olduğumuzu düşünüp keyifli ve ufuk açıcı sohbetler yapabileceğimizi düşünüyordum geceleri. Her ne kadar ‘Boş Zamanlar’ adlı Ütopya toplantısında ve bana göre Marksizm’in temel kavramlarına ters düşen bildiriler sunmuş olsalar da önceleri onlar, belki de Engels’in zorunlu çalışmanın olmayıp dileyenin bahçe duvarını onarmasıyla ilgili ütopyasını, ya da bizzat Marks’ın 1844 El Yazmaları’nda işçi ve sermayenin birbirini ürettiğini ve böylece kısır bir döngü içinde meta olarak kalacak insanın işçiden başka bir şey olmayacağını, (çalışmanın da sermayenin ürünü olduğunu böylece) hatta Marks’ın damadının aylaklığa övgüler düzdüğü kitabında zorunlu çalışmayı tümden reddettiğini, A.Gorz’un ise ‘İktisadi Aklın Eleştirisi’nde bütün bunları derleyip topladığını ve hep bu yüzden doğada boş zaman yoktur diyerek çalışmayı savunmanın bizzat Marksizm’e aykırı olacağını unutmuş olabilir, ya da devlete talip olan bir siyasi hareket olarak şimdiden aylaklık (!) fikrini yaymak istememiş olabilirlerdi pratik anlamda; ama ne de olsa siyasi bir propaganda alanı olmayıp teorik düzlemde tartışmaların yapıldığı bir yerdi burası ve ‘iman’ dışı fikir tartışmalarına açık olacak olan yegâne insanlarsa ancak sosyalistler, yani benim eski arkadaşlarım olabilirdi.
Heyhat… Her ideolojinin eninde sonunda bir ‘inanç’ olduğunu unutmuşum ben de, bilimsel metotlarla düşündüğünü sandığım bu arkadaşlarımın, (bilimin ne denli ‘bilimsel’ olduğu ise apayrı bir konu tabii) her biri ayrı bir tartışma konusu olan ve sürekli parantez içinde belirttiğim itirazlarımı dikkate almak bir yana, ütopya kavramına yükledikleri sınırlı bir anlamla yaptıkları ve siyasi propagandaya dönük olan konuşmaları, (Irak Savaşı üzerinden Amerikan emperyalizmine yönelik eleştirileriyle imanlarını tazeleme – neden acaba?) çabalarının ötesinde olamamıştı yazık ki; çünkü Sovyetler Birliği’nin baş düşman ilan edildiği günlerdeki tartışmaların bile gerisindeydi bu propaganda: Esas tehlikenin Rusya olduğuna işaret edildiği günlerde ABD emperyalizmine de değinilir, ama -herkeslerce bilindiği için- nedenleri ve nasılları uzun uzadı anlatılmazdı böyle, altmışlı yıllardan kalan ve artık bütün bir dünyanın bildiği bir saptama, Irak Savaşı üzerinden geliştirilecek ve üstelik yeni argümanların deşildiği bir toplantıda anlamlı olabilirdi belki, ama sözgelimi sevgili Ender Helvacıoğlu’nun bildirisi, üstelik kendi deyişiyle ‘yıllardır Ütopya Dergisi çıkaran biri’ olmasıyla savaş karşıtı bir söyleme dönüşeceğinin umut edildiği bir anda, yazık ki tam o anda bitivermişti. Yani haklı-haksız savaş ayrımını yapıyor mu yapmıyor muydu sosyalizm, hiç olmazsa bunu söylemeliydi Helvacıoğlu demeye kalmadan… Her neyse, zaten bütün ütopyaların ‘tahakküm’ esaslı olduğunun ve olacağının nedenlerini tartışmak bir yana, günlük siyasi çözümlemelerinin alt metni olacak teorik dilin ötesindeydi şimdi ortam. Deniz durgun, danslar hızlı ama eski arkadaşların zihni oldukça eskimişti (!) anlaşılan.

Benimse ütopyamın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini anlatmak yerine ve şimdi bile yeniden böyle bir yöntemi seçip (bir ara soruldu çünkü) diğer bildiri sahiplerinin görüşlerine ilişkin eleştirilerimi öne çıkararak ve bu yazıyı toplantı sonucundaki sonuçlara ilişkin bir değerlendirme biçiminde yazmamın temel nedeni, en başta belirttiğim gibi ütopyaların volantarist karakterleri ve tanımları gereği olan kaçınılmaz sonuçlarından kaçınmak, yani şu ünlü ‘tahakküm tasavvurları’nı birlikte ve nasıl bir dünya istiyoruz biçiminde, üstelik ortak ‘özlem’lerimiz halinde nasıl dillendirebiliriz diye düşünmemden, ya da -şimdi bile- aynen böyle varsaydığımdan ötürü(ydü) yalnızca. Kasıtlı bir ihtiyatlılığın karşılığı sayılmalı(dır) yani bu tutum. Çünkü tersi bir durumda özlemlerimiz yeniden ütopyaya dönüşebilir ve biz bilmeden yeniden tek-tipçi, baskıcı bir yapı içinde (toplantılardaki ‘kolaylaştırıcı’ sistemine bile katlanamazken) bulabiliri(z)dik kendimizi. Yapmamız gereken tek şey, bir zamanlar içimizi heyecanla dolduran ve bizi hülyalara sürükleyen o sevimli ütopya sözcüğünün, ama tarihte onlarca örneğini gördüğümüz baskı-şiddet ve zulmün kaynağı da olabileceğini görerek gerçekçi olmak, bir yandan da imkânsız olanı istemekten asla vazgeçmemek olmalı(ydı) aslında. Sema Bulutsuz’un değindiği Hitler ütopyasının yalnızca Alman’lara ilişkin olmasını, Stalin’in öldürdüğü yüz binlerce Rus’un ve onların torunlarının acısını asla dindirmeyeceğini, dindirmediğini de biliyorduk çünkü. Öte yandan teori, tabii ki yaşanan tarihin bıraktığı acılarla gelişir ve ancak böylece yol gösterici olabilirdi, asla imanla değil! Kol kırılır ve böylece yen içinde kalmalıdır deyişi ise iktidarlara ve devletin varlığını sürmesini isteyenlerin işi olabilirdi yalnızca, bizimse hiç değil!

Sosyalizmin masum olduğuna inandığımız, bizlerinse masum olarak öğrendiğimiz ilk kurallardan biri (dilerseniz bilimsel olma kaygısını taşıma becerisi deyin buna, dilerseniz eleştiri-özeleştiri yapma usulü), ama gerçeği kabul edip hataları cesaretle düzeltme tavrı, bireysel ama devrimci bir ahlak gereği ve geleneğinin de sonucuydu aynı zamanda: Gerçek nesneldir, bilimseldir ve (o zamanlar tartışmasız bir biçimde öyleydi en azından) aklı başında olup da herhangi bir çıkarla bağı olmayan hiç kimse, üstelik bu tavrı asla reddetmeyip ne türden baskı olursa olsun fikirlerini cesaretle söyler, yani gerçeklerden asla ürkmeyip fikirlerini her alanda sonuna kadar savunurdu. Toplantıdaki arkadaşlarımın görüşlerini ise tam olarak bilmiyorum şimdi; ama kimi eski-yeni sosyalist arkadaşlar Stalin’i kolay lokma sayarak ve sosyalizmin kamburunu ‘reel’ sözcüğüne sarılarak atmaya kalkışarak inançlarını sürdürmeyi seçmiş olabilirdi, ne var ki ve ‘taraf’ olarak gördüğüm için açıkça belirtmeliyim ki, “Bu göller bizim ama balıklar sizin; ormanlar bizim ama ağaçlar sizin; bu ne biçim sosyalizm?” diye soran köylü önderi Makhno’nun başını vuranın Lenin olduğunu görmezden gelerek ve şimdi tarihin karşısında olduğu kadar teorik düzlemde de yeni değerlendirmeler ve yeni ütopyalarla tarih sahnesinde yerini almak yerine, hatta ne zaman tarihten söz etse ya da her türlü şerrin iktidardan geldiğini söylemek istese birisi, tarihin özellikle gizli bırakılmış köşelerini deşip bunları dinlemek istemeden sosyalizmi savunmak ne denli doyurucu olabilirdi? Bu bilimi değil, ancak ‘imanı’ı savunmak tavrıyla bir tutulabilir ve böylece sosyalizm önündeki ‘bilimsel’ olma savından kopartılarak kendiliğinden bir ‘inanç’ haline dönüştürülmüş olmaz mıydı? ‘Her ideoloji, bir imandır,’ sözü gerçekten doğru muydu yoksa?

Teorik yaklaşımlar yerine günlük politikaların değerlendirmesini yapan arkadaşlarımı anlamakta gerçekten güçlük çektim bu toplantıda. Ola ki ‘gündem’ böyle bir sorunun üzerine kurulmuş olabilirdi, ama kimi arkadaşlarımın söylemlerindeki zorlayıcı, hatta Çillervari, ‘ya böyledir, ya da böyledir, başka bir yol yoktur,’ gibisinden alan daraltan, bir başka türlüsünün de olabileceğini görmeyen, devrimciliği yalnızca kendilerinden menkul gören anlayışlarından ötürü sosyalizmin sözünü ettiğim referansları üzerinden düşünenlere karşı haksız bir üslup seçimi içinde olduklarını bile düşündüm doğrusu. Üstelik ne din, ne de bir küfür varken ortalıkta. Hepimizin de hülyası gerçekten sınıfsız, devletsiz, iktidarsız, partisiz, özgür bir dünya değil midir? Kullandığımız ortak dilde adı geçen sınıflı toplum, geçiş toplumunun hedefi; devlet giderek sönecek bir erk; iktidar kaçınılmaz olduğu için silahın ucunda; parti ise bu işler gerçekleştikten sonra kendini feshetmeyecek miydi yoksa? Ütopyaların kısa hedefli ve günlük siyasi programlar çerçevesindeki o kaçınılmaz gündemlerinde değil, kendi taşıdığı anlamın esası üzerinden tartışılması ve tabii ki teorik bir düzlemde, yani kavramların ışığında yapılması gerekmez miydi? Ekoloji, feminizm, sivil toplum, azınlık haklarına (etnik değil) ait bir demokrasi tanımı, ya da doğrudan demokrasi, otonomi, hatta determinizm-kaos-öznel bilimsellik-özgürlük… Bunların hepsi de boş yere uçuşan şık ve sevimli sözcükler olmaktan öte devlet ve iktidar kavramının düzenleyici mantığına darbe indiren, bu yüzden de sosyalizmin teorik cephesinde yarıklar açan yeni oluşumlardır aslında. Irak savaşı, aynen İstanbul’un fethi gibi yeni bir çağı açıp dünyayı emperyalizm teorileriyle açıklamanın yetmezliğini öğretedururken, yabancısı kaldığımız bu kavramları kendi torbamıza doldurmak yerine onların hangi gerçeğin eleştirisinden kaynaklandığını, hangi ihtiyaçlardan doğduğunu anlamak değil midir esas işimiz? Sözgelimi, Türkiye’de ‘68’lilerVakfı’nı kuranların, (ki kimseyi tanımıyorum aralarından) Çekoslavakya işgali üzerine ayaklanan ve daha fazla ‘özgürlük’ diye yürüyen işçilerle öğrencileri bastıranların gerçekte Fransız Komünist Partisi’nin siyaseti olduğunu bilmemeleri, ama aynı tarihlerde Türkiye’de daha fazla ‘sosyalizm’ diye yürüyen 68’lilerle (ki ben de aralarındaydım) ayrımını anlamak ve anlatmak gibi bir sorumlulukları olduğunu düşünmek gerekmez mi? Aynen ‘demokrasi, hemen şimdi!’ sloganının sosyalizm teorisiyle neden bağdaşmayacağını düşünmeden kullanmaya kalkışan ÖDP’liler gibi… Bu sloganın bağrındaki sosyalizm eleştirisini anlamamak, sosyalizmin anarşizmle olan hesaplaşmasını geciktirebilir belki kısa vadede, ama yelkenleri yanlış rüzgârla dolan ÖDP teknesinin vardığı yer de ortadadır. Kavramların içini boşalta boşalta ve olmazsa olmaz tanımları bile çiğneyerek ‘halk edilen’ (iradeye bağlı olduğu için yoktan var edilen) bir sosyalizm, sonunda ‘halt’ etmekle birleşirse eğer bütün dünyada, bunun suçunuysa halklarda değil bizzat sosyalistlerde, ya da parti ve iktidar kavramlarının içinde aramak gerekir diye düşünmek gerekir!

Bilim aklı, özeleştirisi ise önce cesaret gerektiriyor. Hiyerarşik bir kümelenmenin tepelerinde statükocu bir biçimde yer almak istemiyor ve ayrıca düşünce tembelliğine kapılmadan hayatı anlamaktan söz ediyorsak eğer, tabii ki devrimci olmaktan caymamak ama tek yolun da sosyalizm olmadığını anlamak gerekiyor. Bir başka türlüsü mümkündür ve sosyalizme ait bu eleştiriler, gerçekte devrimci bir cesaretle ‘iman’ın üstüne yürüyüp statükocu-baskıcı anlayışları yenmek, sonra da sınıfsız ve özgür bir dünya tasavvurlarını birlikte çatmanın ön koşuludur. Hele böylesi ütopyaları liberaller ya da kapitalizmin ideologlarından beklemediğine göre kimse, kızıp kırılmak, (bir önceki toplantıda karşılaştığım bir davranıştı bu) ön yargılarla davranmak, (neredeyse ‘dönek’ saymak) ‘bilimsel’ olduğu savına sahip sosyalizme uygun olmasa gerek. Yaratacağımız yeni ütopyaların rehberliğini Marksizm ve bu öğretiyle dünyayı çözümleyenlerin dışında kimlerden bekleyebiliriz ki?

Anarşizm iktidarı hedeflediği andan itibaren tanımını boşaltır, tutarlılığını yitirir belki, ama tarih iktidarlar tarafından yazıldığı için haklılığı anlaşılamamıştır anarşizmin. Katıl-katılma, seç-seçme ama tartışmadan kaçınmamalı, bir zamanlar neden sosyalist olduğumuzu yeniden hatırlamalıyız: Bilim (!) ya da bilme merakına duyulan ilgimiz, inanç esaslı olmadığına ‘inanageldiğimiz’ pozitivizim (!) ve bütün insanların hayrına olduğunu varsaydığımız çözümlemelerle yapageldiğimiz önermelerin adı değil miydi o mücadelelerimiz? En azından Jacques Rigaud’un, “Kesinlediğim zaman bile kuşku duyarım,” sözüne yaslanıp kesinlediklerimizin tersine söylenenlerin ne olduğunu dinlemeli, cesaretle dinleyip titizlikle incelemeliyiz. Ama hep o cesaretle, çünkü epistomolojik kopuşlar oldukça karın ağrıtsa bile denizin durgun olmasını istiyorsak eğer öncesinin dalgalı olacağını bilmeli, birlikte yaşadığımız hayatınsa kendini her gün yeniden ürettiğini ve onu ancak kaç zaman önce birlikte öğrendiğimiz ‘zıtların birliği’yle anlayabileceğimizi fark etmeliyiz.

Kim ne derse dersin, bu hayatı birlikte çoğaltacağımıza inanıyorum ben. Kimi -eski- parti önderlerinin eleştirilerinden farklı olarak parti içi sorunlar veya kişisel eleştirilerin sınırlarında anlamıyorum çünkü anarşizmi. Bu sorunları yaratanın bizzat kavramın kendisi olduğunu, yani her türden hiyerarşiye, partiye, devlete, iktidara ve yönetme arzularının kendi doğaları gereği olan bütün anlayışlara karşı olmanın anlamlı olacağını, ‘muhalif’ tavrınsa bir ruh hali olduğunu düşünüyorum aynı zamanda. Verili hayatın kendi irademizle baş başa kalana değin yadsınmasını ise bu nedenle değerli buluyorum. Çünkü ‘özgürlük’ bireyin ancak kendi iradesini yendiği yerde açılan ve ancak ‘ada’ ve adacıklarda korunabilen bir sonsuzluğun, bu sonsuzluğun içinde kendi ‘iktidarı’nı yenip öteki’nin tüm farklılığı içinde tanımasıyla sağlanan bir ‘edim’ olabilir. Ancak böyle bir sonsuzluğun içinde anlamlı olabilecek özgürlüğü ise A. Hilmi Balcı’nın değindiği gibi ütopyaların değil, sanatın içinde bulunacağına inanıyor ve hep bu yüzdendir ki Sema Bulutsuz’un dağıtmış olduğu metnin üzerinde yeterince durulmadığını düşünüp Melih Cevdet Anday’a bir kez daha kulak vermenizi istiyorum şimdi:

“Karanlık bastı mı mağarada toplanırdık. Saatimiz yoktu. Bu yüzden de, ortada odun ateşi yakardık. Geyiğin yağı damlardı ateşe. Kokusu taş duvara ruhunu çizerdi. Bu ruh, yeniden geyik olurdu ertesi gün; ateşimizin üstündeki erini alırdı… Ölümsüzlük, korkusuzluk günleriydi o günler. Uzaklardan yırtıcı hayvanların bağırışları gelirdi. Karanlığa bağırırlardı. Barabbas gibi. İsa bu yüzden geldi. Ama biz korkmazdık ki… Analarımız, babalarımız, kızarmış eti parçalarlardı geyiğe benzemiş elleri ile. Herkesin saçı uzundu.

Gerçekte uyku uyanıklık birdi. Ölmek ve yaşamak bir. Geceden günü, günden geceyi yaratırdık. Acıkma geyiği diriltmek içindi. Taşları topladın mı, yağmur geliverirdi. Bakışlarımızla yakardık ateşi… Ne zengindik ama. Sonra tümden yoksul düştük. Bunu anlamam için yüzyıl yaşamam gerekti. Ah, bütün dünyayı yaşadım.

Daha bulunmadık ne ülkeler var bu dünyada. Bunlardan birini, rastlantı, gördüm. Ağlamaya başladım. O gün bugün konuşmam. Orada hiçbir sözcük yoktu. İnsanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanır atlar, oysa üstüne basacağı bir şey yoktur; bir geminin uzaklaştığını sanır, oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar, oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yokken sözü bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. Ama yaratan odur, kendini öldürür. Anlatamıyorsam ne çıkar! Sen bul!


Eksik bırakacağım şiirimi. Onu sen tamamla!”