6 Mart 2014 Perşembe

...

Sina Akyol
Melih Ergen'e

burda kal. öğlen avlusunda.
zamanın yalın diline yerleş.
ufka bakmanın meraklısı ol.
maviye, beyaza, gündüze çalış.
zakkumu anla! ağusu,
tenime sürdüğüm merhemdir
diye beni, mırıldanıp şaşırt.
ağustosun hummalı böceğini,
onun terli şarkısını
gayret et,
türkçe'ye çevir.
taşlığı yıkamanın, asmayı budamanın,
çıplak ayakla yürümenin
hayli zengin
üslubunu edin.
burda kal. kalıcı zamanda.
öğlen avlusunda.
arın gövdenden.kendin oluncaya
kadar soyun.
ferah sular dökün.
derin uyu. 

28 Şubat 2014 Cuma

Denge

sizin alınız al inandım 
sizin morunuz mor inandım
tanrınız büyük amenna

şiiriniz adamakıllı şiir
dumanı da cabası

bütün ağaçlarla uyuşmuşum
kalabalık ha olmuş ha olmamış
sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
ama sokaklar şöyleymiş
ağaçlar böyleymiş
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

aşkım da değişebilir gerçeklerim de
pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
yan gelmişim diz boyu sulara
hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
hiçbirinizle dövüşemem
benim bir gizli bildiğim var
sizin alınız al inandım
morunuz mor inandım
ben tam kendime göre
ben tam dünyaya göre
ama sizin adınız ne
benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar

22 Şubat 2014 Cumartesi

Söyleşiden Kareler

Konuşmacılar:
Namık Kuyumcu
Aydın Şimşek
Hülya Soyşekerci
Hayri K. Yetik
Asuman Susam
Feride Cihan Göktan
İlhan Şanal
Yunus Bekir Yurdakul
ve
Melih Ergen

Kitap Tanıtımı ve Söyleşi

28 Şubat 2014, Saat: 18:00
Konak Belediyesi
Prof. Dr. Türkan Saylan
Alsancak Kültür Sanat Merkezi 
Benal Nevzat Salonu

Melih Ergen
Sağır Bellek
Kitap Tanıtımı ve Söyleşi

5 Eylül 2013 Perşembe

Bir Baba, Oğul Öyküsü


Genç bir kadın elindeki Sağır Bellek’i imzalatmak üzere Melih ergen’e uzatacak iken içeriğini sordu. Ancak, “Ölüme dair kasvetli bir hikaye,” yanıtını duyunca geri çekti. “Neye dair bir roman bekliyordunuz” sorusunu da “aşk, heyecan, coşkulu bir roman” diye yanıtladı. 


Zaman ve zemin uygun olsaydı da ona, kitaptaki şu satırları okusaydım diye geçirdim içimden.”Annesi öldüğünde ve sonra da bu yüzden kim arayıp soracak olsa öldüğünü söylememiş miydi babasının, tabii ki ölmemişti babası ama her oğul babasının bir kez öldürür, öldürmek ister, onu öldürmeyip de kendisini öldürmesinin adı değil midir intihar diyerek bana kaybolduğunu söylese de Mahmut, oğlunun da kendini öldürmüş olabileceğini işte ilk kez o gece anlamıştı!” Ya da veya ek olarak şu satırları .”Sorumluluklarımı yerine getirdim, lütfen beni bağışlayın, diyerek gerisinde bıraktığı küçük bir pusulayla günahlarının bedelini ödediğini sanıp intihar etmişti. Hayatı, ödevler, doğrular ve sorumluluklar toplamı görmenin sonu.”

Genç kadın kitabı raftaki yerine koymak üzere uzaklaşırken, “babasını öldüremediği için kendini öldüren bir oğlun” hikayesi bu, diye seslenmek istedim arkasından ama reklam sanılır diye yutkundum. Pazarlamanın en büyük marifet olduğunu, hem de her türden biopolitik ve eristik hokkabazlarla yapıldığını, çok basar, yok satar yazarların savruk, sorumsuz konusu ve kurgusu çevresinde de nasıl da bir mistifikasyon yarattıklarını ve bununla övündüklerini bilmez olur muyum hiç ? Belki de özellikle Sağır Bellek’in yazınsal değeri ve anlattığı trajediye birinin daha tanıklığını sağlamak için bu gerekebilirdi. 

Ne ben reklamı becerebilirim ne de piyasa işi triviyal romans yazarıydı Ergen. “Tanrıdan ve ölümden korkmayarak şiirini yazmak vardı bu dünyanın” dediğinden belli; ama, ironi yeteneği buna elverişliydi; üstelik bir gülmece ödülü vardı ama, onu bir şaka olarak denemiş, tadında bırakmıştı. Ayrıca bu arada çok renkli anılar döşemişti geçtiği yollara; romanlar, öyküler, köşe yazıları, radyo programları, tiyatro eleştirmenliği … Dahası Yeşiller Partisi kuruculuğu ve başkanlığıyla noktaladığı kırk yıllık politik mücadelesi, hem bunun için hem de Sağır Bellek gibi bir roman yazmak için azımsanmayacak bir zenginlikti. 



Yaşadığı hayatı her neyse, yadsımayan; geçmişiyle karşılaşmaktan ve yüzleşmekten korkmayan, söylenmesi gerekeni geciktirmeden, evirip çevirmeden dosdoğru söyleyip ceketini alıp dimdik yürüyebilen Donkişot’lar, kaderin kaçtıkları yolda karşılaşıp çarpıştıkları olacağını bilir gibidirler. Ama her türlü cilvesine ve sürprizine hazır oldukları hayat onları da şaşırtacak, budala yerine koyacak en onulmaz yerinden vuracak tuzaklar da barıdırır. 



OTOBİYOGRAFİK GÖNDERME 



Romanın otobiyografik gönderme sayılabilecek yazara ait son notu, böyle bir vurgunu akla getiriyor : “Ocak, 2009, Dost’un on beşinci yılı anısına.”

Sağır Bellek’in otobiyografik bir roman olduğunu savlanabilirler bu nota takılanlar; hatta kimi mekan betimlemelerinden, mesleklerden, olaylardan yola çıkarak kimi kanıtlar da sunabilirler. Otobiyografi diye okunmasının yazınsal değerinden bir şey kaybettireceğini sanmam; tersine bu günümüzde sınırlarını zorlayan, metinlerarası bir mecraya kaymakta olan roman beklentisi içinde olanlar için artı bir nitelik bile sayılabilir; ve bu da okumayı sürükleyici kılan bir katalizör. En önemlisi anlatımıyla büyüsünü koruyan, gizini saklayan ve ancak bu niteliğinin farkında olarak, yani bülbülün sese güzelliğini etini yiyerek yakalamaya kalkışmadan okunduğunda estetik hazzı tam olarak verebilir bir roman. 

En zor yereri bu tür romanların – hem yazar için hem okur için – söz gelip de felsefi sorunsallığa vardığında roman kahramanı ya da anlatıcı bundan kendilerini alamazlarsa çokça öğretmenliğe kalkışıldığı, gösterenden gösterilene dönüldüğünden zaaf belirir. Bu tuzağa düşmemiş Melih Ergen. Söz gelip özgürlüğe, dünyanın anlamına/ anlamsızlığına ve hiçliğe ilişkin bir şey söylemesini dayattığında, yaşanmışlığın sahiciliği veya entelektüel birikimin olanağıyla, “nereye baksan kötülüğün sonu var, şu dipsiz uçurumu görmüyor musun, şu tufanı, hepsi özgürlüğe gider, susuzluktan kavrulan şu mahzun ağacın her dalında özgürlük salınır, yüreğinin kölelikten kaçmak için öyle çok yolu var ki” ya da “hiçliğin, yokluğun karşısında alçakgönüllü bir kabulle de barışabilirdik ölümle ve ancak o zaman kurtarabilirdik kendimizi ölümün iktidarından, çünkü ölümü gönüllü olarak istemek demek kabullenmediğimiz bu dünyayı yanımızda götürmeye kalkmak, dışımızda aradığımız sevgiyi içimizde bulamayıp düş kırıklıklarıyla geçen hayatımızın suçunu başkalarına yüklemek demekti” gibi satırlar arasında sözedimini yitirmeden sahici, yaşanmışlık izlenimi uyandıran, kolay alımlanabilir bir dile dönüştürebilmiş. 



Bir an önce anlatıcı kim, Suat Bey’in Mahmut’la ilişkileri ne, olay derde başlayıp nerde bitiyor, nasıl bir trajedi içine gireceğim diyerek sabırsızlanan, yani düzçizgisel kurgudan hoşlananlar, bu beklentileri nedeniyle bir cümle gibi sürüp giden bu romanın bu tür şiirsel güzelliğini kaçırabilirler. Cümlelerin hakkını vermek için bülbülü öldürmeden okumak gerekir. Bununla birlikte Cumhuriyet’in ilk günlerinden günümüze uzanan süreçlere göndermelerde bulunan, hemen hemen Türkiye’nin yedi bölgesinde gezinen hikayenin coğrafyası kadar, mekanlarından birini oluşturan demiryollarına ilişkin betimlerin bir altmetin olarak zevkle okunması da mümkün. 



BURGACA DÖNÜŞMÜŞ BİLİNÇAKIŞI 



Araya aşkların da katıldığı roman, bir yanıyla yaşandığı anlatı zamanı, bir yanıyla bir aile çevresindeki olayları kurguladığı ve elbette hikayesi anlatılan Mahmut’un ve anlatıcının bir karakter olarak portresi açısından olmazsa eksikliği duyumsanacağı için “polis yıllarca aradı Hilal’i ama bulabildi mi diyorum, o yeni bir dünya kurulmasına dair sahip olduğu inançları yüzünden kaybolup gitmiş, annemse inançlarını yitirdiği için caymıştı yaşamaktan, oğlumsa bir inanca sahip olacak kadar büyük değildi henüz, onun neden kaybolduğunu anlayamıyorum” gibi bir göndermede bulunur. 

Burgaca dönüşmüş bilinçakışı içinde bir içkonuşma, bir hesaplaşmanın romanı olarak kendisiyle, geçmişiyle, dünyayla, hiçlikle, anlamla, anlamsızlıkla, yanılsamayla, yalanlarla baş edebilme savı taşımıyor. Bir şey anlatmış olmak, bir şeyi anlaşılır kılmak gibi bir derdi de yok ! Özne olmaksa vazgeçtiği bir şey, yazar mesajı da böyle bir edilgenlk taşır. “Bir de demiştim ki karıma haklı haksız savaş olur mu hiç, savaşa topyekun karşıyım ben, bir günden bir güne ben haklıyım sen haksızsın dedim mi sana, hiç kem söz ettim mi, egemenle egemen olmak isteyen kendi zihnine inanır ve orada bulur kendi doğrusunu da, inanmazsa kendi doğrusunu da yaratamaz, çünkü her ideoloji bir inançtır (…) tarih kısır bir döngüdür ve bu böyle sürer gider demiştim de, o bana ne demişti biliyor musun, anlaşılan sen artık kutsalını yitirip inançsızlığa inanır olmuşsun demişti.” diye belirlenebilecek bir farkındalık içinde söyler sözünü. Belki de artık bir dert yoksunluğu içindedir: “Ben hayatın tek gerçeğinin ölüm olduğuna inanarak yaşarım, ama sen söyle bari Derviş, oğlumu bulacağıma inanmadan nasıl yaşarım” gibi yanıtsızdır çünkü dünyadaki yerine ve varlığının anlamına ilişkin soruları…



Düşler, anıklamalar, gerçekler arasında her an ve her göndermesiyle acısını arttıran dünyaya karşı katalepsiye gömülüp gerçeklere karşı demans haline çekilemeyen, ama sözedincini koruyan bir adamın ağzıyla babasını sorgulayan,sorgularken de ona benzediğini fark edip babasına dönüşen bir anlatıcının hikayesidir Sağır Bellek. Ama buna kapanmış anlatımını da bununla sınırlamadan. Bildirisini, düz anlama indirgemeden, yazınsallığın önüne çıkarmadan sözaltında, söz arasında savaşsız dolayısıyla sömürüsüz bir dünyanın olanağına göndermede bulunan sözceleri fark edebilmeden bilince taşınabilecek biçimde serpiştirilmiştir. 



Uzun sözün kısası bizim hikayemiz olmayabilir belki, ama yine de kesinlikle bizimkilerden birinin hikayesidir. Yazar kimi anlamamızı istemişse anlatıcıdan ya da Mahmut’tan, acısının bize bulaşmasından korkmakta, hatta bundan kaçınmakta haklı olabiliriz belki, ancak insanın yanıbaşındakilerinin acısına sağır kalabilmesi mümkün müdür ? Ya böylece insan kalması. 


Cumhuriyet Kitap Eki 
05 Eylül 2013

16 Ağustos 2013 Cuma

SAĞIR BELLEK’İN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Kafka, “Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.” sözüyle tüm yaşam felsefelerine son noktayı koyar. Edebiyatın belleğinde insanın ölüm karşısında çaresizliğini dillendiren binlerce sayfa yer alırken, ölümün bilinçli seçimi olan intihar, yüreklerin en iç acıtan satırlarında kanamaya devam eder.

Melih Ergen’in son romanı Sağır Bellek’i okurken ölüm ve intihar çevresinde dolaşan roman kişileri üzerinden hayata ve insan gerçeğine yeni anlam kapıları açıyoruz.  Sağır Bellek, öncelikle felsefi, psikolojik göndermeleri ve aforizma tarzında cümleleriyle ilgi uyandırıyor. Romanda birkaç anlatıcının bakış açısından anlatılan toplumsal dönem başarıyla duyumsatılıyor. Ölüm, Melih Ergen’in diğer romanlarında olduğu gibiSağır Bellek’te de odak sorun olarak yer alıyor. İntihar eden bir anne, demans nedeniyle oğlunu anımsamayan yaşlı baba, oğulun babayı cezalandırma ve öldürme isteği; oğulun, ardında hiçbir iz bırakmadan kaybolan kendi oğlu... Bütün bunlar romana gizem, heyecan ve merak boyutu kazandırıyor.

Melih Ergen, kaotik yapıda oluşturduğu romanında insanın içindeki derin kaosa dikkat çekiyor. Olayları dile getiren bir anlatıcının, onun arkadaşı Mahmut’un ve Mahmut’un babası Suat’ın anı defterinde kendi yaşamına dair anlattıkları olmak üzere üç ayrı bakış açının varlığından; üç ayrı katmandan söz edebiliriz Sağır Bellek’te. Bu katmanlarda anlatılanlar, kronolojik çizgiyi izlemiyor; çoklu anlatıcıların bilincinden geçenler,  farklı zaman kesitleri içinde gösterilerek ve bu zaman kesitleri metnin içinde sık sık kaydırılarak bilinç akışı üzerinden hayata bakan sıra dışı bir roman oluşturulmaya gayret edilmiş. Bilinçli olarak dağınıklaştırılan roman metni, insan hayatlarının karmaşasını ve toplumun içinde yaşayan anakronik zamanları temsil eder nitelikte. Kendi kuşağının sözcüsü olan anlatıcılar kendi gerçeklerini ve yaşantılarını dillendiriyorlar. Romanda, durgun bir ırmak gibi akan zamanlar ve olaylar; uzun, karmaşık cümleler ve bilinç akışı anlatımları aracılığıyla dile getiriliyor. Roman olaylarının kronolojik- düz çizgide aktarılmaması; tam tersine, parçalı yapı içinde ve farklı zihin pencerelerinden aktarılması, romana modernist bir nitelik kazandırıyor.

Sağır Bellek, öncelikle atmosfer romanı özelliği taşıyor; 1950’ler ve sonrasında yaşam, demiryolcuların dünyası, Anadolu evleri, Anadolu insanı ve kırların uçsuz bucaksız özgürlüğü... Roman, yazınsal atmosfer oluşturma ve kişileri bu atmosferde yaşatma açısından oldukça başarılı. O yıllardaki yaşamı çeşitli ayrıntılar üzerinden tanıma ve anlama olanağı buluyoruz; Anadolu coğrafyası, kasabalar, köyler, ıssız istasyonlar, toprak evler ve insanımızın özverili iç güzelliği…

Roman kişilerinden Suat ve Mahmut'a epeyce derinlik kazandırıldığı görülüyor.  İç konuşmalara yer verilmesi, kahramanların zihinlerine ayna tutulması Sağır Bellek’in yapısını güçlendiriyor. Romanın ayrıntılarda yaşattığı güzellikler, fotoğraf kareleri ya da birer  spot ışığı gibi insanın zihninde yanıp sönüyor. “…çünkü perondaki lamba ne kadar çabalasa da gece olunca evlerin, dükkânların mumları tek tek söndüğünde bu ovaya zifiri bir karanlık basar, geride yalnızca bir sessizlik kalır, bu sessizlik onlara, istasyonun boşalmış olan bekleme salonuna, kapanmış olan gişenin pencerelerine, perondaki banklara, raylara, makas başına kadar tuhaf bir huzur verirdi bana kalırsa, yalçın dağların arasında kalan ve biraz da unutulmuş gibi olan bu istasyonda kör bir kandil gibi sabaha kadar yanan bu lambanın bile bu sessizliğe öyle çok ihtiyacı olurdu ki, istasyon şefinin kemanından çıkan seslerden huzursuz olur, sabaha kadar titrer dururdu mutlaka!” ifadesinde,  eski yıllarda Anadolu’daki ıssız istasyonların gece hali ve roman atmosferi masalsı bir gerçekliğin içinde tüm ayrıntıları ve canlılığıyla ifade ediliyor.

Anlatılan insani durumlar okuru bir gizemin içine çekiyor. Kayıp, intihar, ölüm sarmalında hayatı solumaya çalışıyor roman kişileri. Ölüm ve intihar kavramlarına varoluşçu felsefeden düşünce unsurları eklenerek ölüm ve intiharın varoluş nedeni sorgulanıyor; intiharın bir yasası olup olmadığı da ayrı bir sorgulama boyutu oluşturuyor Sağır Bellek’te. Sayfalarda otobiyografik izlerle karşılaşıyor olsak da, yazarın yaşanan gerçekleri roman gerçekliğine dönüştürmedeki dikkatli çabası, yazılanları birer anı olmaktan çıkararak onları roman estetiği içinde değerlendirebilme olanağını sunuyor bizlere. Gerçekten yaşamış ve edebiyatta kalıcı iz bırakmış olan yazar Nezihe Meriç, bir roman kişisi olarak yer alıyor sayfalarda. Mahmut’un öğretmen annesinin arkadaşı olan bu aydın kadın yazar, hayranlık duyulan varlığıyla romanda yer alırken, Mahmut onu ziyaret ederek annesiyle ilgili bazı izler ve anıların ardına düşmek istiyor. Fotoğraf albümlerinde yaşayan anılar, Nezihe Meriç ve Mahmut’un annesinin yaşantılarını dile getiriyor. Roman metninde yazarın adı doğrudan verilmiyor; ancak satır aralarında gizli kimi ayrıntılar ve “bozbulanık kitaplar” gibi göndermelerle, söz edilen yazarın Nezihe Meriç olduğu sezdiriliyor.

Romanda cümlelerin çoğunun karmaşık yapıda olduğu, normalde roman anlatımında çok sayıda bulunmaması gereken “olan, olup” gibi fiilimsilerle ve kimi bağlaçlarla uzatıldığı görülüyor. O nedenle başlarda romanın meselesini, anlatmak istediği durumları zihnimizin sinemasında kurmakta zorlanıyoruz. Yazarın kurguda olduğu gibi dilde de deneysel bir çaba içinde olduğunu fark ettiğimiz andan itibaren romanın içindeki dünyaya uyumlanmaya başlıyoruz. Mesela, “Telgraf alıp vermekten başka bir işi yokmuş ama burada Suat Beyin, hatta bir gün istasyona on dakikalık bir mesafede olup çevresi tel örgülerle çevrilmiş bir açık hava sinemasına gitmiş, 'Mezarımı Taştan Oyun' ancak izleyenler yerlerinden fırlayıp bağırmaya başlayınca 'vursana ulan, yesinler o güzel gözlerini' bir daha istasyondan dışarı adım atmamış, zaten bir hafta sonra da aldığı bir telgrafla Erzin'e hareket etmişti.” ifadesi, ancak kahramanın bilincindeki sıçramalar üzerinden okunabilen, çok anlamlı/ parçalı uzun bir cümleden oluşuyor. Yazar, var olan cümle yapısını, dolayısıyla dili değiştirip ona insan bilincinde farklı boyutlar kazandırarak yazmayı önemsiyor; bu durum, toplumsal bir kurum olan ve bireye dayatılan dile,  metinsel ve dil içi bir başkaldırı örneği oluşturuyor.

Roman, ilk bölümlerden sonra daha akıcı hale geliyor; okur netleşen roman dünyası içinde ilgi ve merakla yol almaya başlıyor. Anlatıcının zaman zaman Mahmut’la özdeşleştiği de dikkati çekiyor. “… yıllar yaz kış demeden geçmiş, aylara, günlere, an’lara sığamayıp ölüm gibi doğmanın, doğmak gibi bir ölmenin bir an’ı olarak kalakalmıştım…” cümlesinde odaktaki ölüm olgusunun doğumla özdeşimine; doğum- ölüm döngüsü içinde sıkışan insana işaret ediliyor.

Sağır Bellek’te yoğun, derin anlamlar içeren cümleler, okurun bilincine açılımlar kazandırıyor: “Ne ararsan kendinde Mahmut, sorarsan bilmem ama sormazsan bilirim.” “Bundan böyle oğlumu kendimde arayacağım, bulduğum zaman da dönemeyeceğim...” “Aşkın aklı olmaz; akılla inceltilmiş bir sevgiyse ömür boyu sürer.”  “Hayat, içinde ölüm olduğundan değerli, var olduğumuz anlarsa biricikti, anlamsızlığın dilini çözmenin yolu intihar olabilir miydi hiç?” “Kendini sevmeden dünyayı sevebilir misin, üstelik bir kez ölmeye gör, bundan sonrası yaşamaya değerdi!”  gibi cümleler…

Metinde Dur ve Düşün sözleri etrafında çoğalan derin anlamlar güncel yaşamla öyle örtüşüyor ki okurken şaşkınlığa düşüyor; "İnanılmaz bir şey bu!" diye düşünüyoruz. İnsan, hayatın içindeki o saçma ve beyhude koşuyu sürdürürken durmalı ve düşünmelidir yazara göre: “Kendiliğinden, içinden gelerek, başlı başına bir eylem gibi durmak, durdukça bir daha durmak, çaba göstererek, kımıldamadan, çaba gösterdikçe kurtçuklar beyninde ve sen yine hiç kımıldamadan duracaksın!”

Sağır Bellek, felsefi ve psikolojik yoğunluğuyla öne çıkan; hayatın içinde insanı, doğumun içinde ölümü, ölümün içinde intiharı, yokoluşu, kayboluşu, hiçliği sorgulayan; evrenselliğe açılan özgün bir roman. İnsan gerçeğinin yereldeki yansımaları ve eski günlerdeki Anadolu yaşantıları romanı toplumsal tarihin ilginç sayfalarıyla buluşturuyor. Oğuz Atay’ın demiryolcuları sanki Sağır Bellek’in ıssız istasyonlarında yaşamayı sürdürüyor. Romanda toplumsallığın evrensellikle ve edebiyattaki paralel dünyayla bütünselleşmesinden oluşan zengin anlamlar, okurda derin izler bırakıyor. 


Hülya Soyşekerci

hsoysekerci@gmail.com



(Taraf Kitap  16.08.2013'te yayımlandı.)

*Sağır Bellek, Melih Ergen, Kanguru Yayınları