4 Mayıs 2014 Pazar

Cumartesi Söyleşileri

Cumartesi Söyleşilerimiz İzmir Kanguru Sanat Merkezi'nde 2011 sonbaharından beri devam ediyor. 2013 Ekim'inde başlamış olan ikinci sezon 10 mayıs tarihindeki toplantımız ile tatile çıkıyor. Bu sezon farklı konuklarla 16 kez söyleştik. Umarız sizler de bizim kadar keyif almışsınızdır.



2013-2014 sezonunda konuk ettiklerimiz:
Feyza Hepçilingirler
Tunç Soyer
Aydın Şimşek
Hakan Cem
Doç. Dr. Şerife Yalçınkaya
Serap Işık
Müge Buluç
İlhan Şanal
Prof. Dr. Semiramis Yağcıoğlu
Ahmet Uhri
Rehber Topuz
Kamil Sözen
Didem Köktaş

10 Nisan 2014 Perşembe

Umut (11/11)

              Roman boyunca umut, belli belirsiz söndü sönecek bir cılız mum ışığıdır. Önceleri umut, kaybettiği oğlunu arayıp bulmasıyken, sonraları yaşadıklarının kendi kaderini oluşturmaması dileği olarak ortaya çıkar. Bu nedenle acılarından vazgeçmeden yaşamı boyunca kendisine acı kaynağı olmuş ölü veya dirilerle barışabilmesi, bunun için de onları anlayabilmesi kendini çözümlemeye yönelir. Sonuç olarak kendisini ve annesini affederse üzerindeki kabus/lanet kalkacak ve böylece oğlu da kendisini affetmiş olacak, kendisi de bu azaptan kurtulup bir bakıma o da kendini affetmiş olacaktır! Umut onun için bir mum ışığıdır; tünelin ucunda görünen kadar da olsa incecik bir ışık! İnsanın ölüm karşısında korkudan özgürleşmesi için ona verilebilecek küçük bir destek!
            Sözü edilen bu mum ışığı, ilk kez 71. sayfada ortaya çıkar. Mahmut onu elektriklerin kesilmesine önlem olarak kullanır. Işık, yani mum ışığı olmazsa hayatı duracaktır; öyle hisseder. O ışıkla minimum düzeyde sürdürür yaşamını. Buna razıdır; çünkü mumu kontrol edebilir; elektriğin ise ne zaman gidip geleceğini bilemez. Kaldı ki Mahmut ışıksız, yani umutsuz uyuyamamaktadır: “Mahmut sönmeyen o tek mumun ışığında (o günleri hatırlamak için zorladığı belleğinin yorgunluğuyla) şimdi  olduğu gibi o gün de uyuyakalmıştı sonunda ...” (s 78). Yazar, mumun Mahmut için önemini belirtirken “Evet, mumların hepsi sönmüştü: yalnızca biri... Belli ki bundan böyle de sönmeyecek olan o tek mumun ışığında kendine bakınca öylece durup beklemiş olduğunu görmüştü Mahmut; doğrusu onu bu halde görmüş olsaydım ben bile şaşırabilirdim bu işe...” demektedir (s 98). Bazen de umut Mahmut’un oğludur: “... alevlerin dalgalanıp dalgalanıp sonunda oğlu kalan bir karaltının gözlerindeki yalazı görünce anlamıştı bunu ilk kez, neden sönmediğini anlayamadığı o tek mumun ışığında günahlarıyla boğuşsa da...” (s: 76). Umut, bazen de Derviştir; çünkü çekip giderken bile “nasıl olsa yine görüşeceğiz,” diyerek tünelin ucunda bir ışık olduğunu gösterir Mahmut’a: “Bir kez sırrına erip dönüp bakmayı akıl edersen her şey olabilirliğin içindeymiş,”diyerek bu zayıf ışığı işaret eder. (s: 74) Ama en çok da bir halk deyişini hatırlatır o sönmeyen tek bir mum: "Böylesi bir acı sonunda insanın içinde kırk mum yanar, bunların hepsi zamanla söner, ama o sönmeyen biri mahşere kadar yanmaya devam eder!" Ancak bu mum yanmaya devam etse de, Mahmut için sonunda anlam değiştirir: O artık oğlunu bulma umudu değil, özgürlüğüne kavuşma umududur: “...güneş her zamanki gibi koskocaman bir aşk gibi her sabah yeniden doğuyor ve ben sonunda tek kalan o mum ışığında olsa bile acılarımla yaşamayı seçiyorum!” (s 205).
          Sonuç olarak bu kısa inceleme yazısında 'Sağır Bellek' romanı, etkin motifleri ve bu motiflerin romanın örgüsüne ve birbirlerine katkıları açısından ele alınmıştır. Melih Ergen romanında bizlere,"  acılar insana hastır, ondan kaçarak bir yere varamayacağımız gibi sadece kendimizi ve neslimizi değil, gelecek nesillerimizin de bir çeşit ipotek altında kalmasına neden oluruz, demektedir. Bu mesajı bize iletmekle kalmayıp çözümünü de vermiştir. Gerek sorunu ortaya dökerken, gerekse çözümünü gösterirken bu motifleri kullanmış ve onlarla örmüştür Melih Ergen örgüsünü. Acıların başlıca kaynağı ölümler, onlar karşısında insanın çaresizliği ve bu çaresizliğin baskısı sonucu insanın önce çevresindekilerle,  sonra da kendisiyle yabancılaşması ve nihayet büyük acılar pahasına hayal gücü ve aşkın da yardımıyla bu acıların içinden geçerek, onlardan kaçmadan, büyük  barışa uluşmak: Babaların oğullarıyla, ölülerin dirilerle, aşkın ölümle ve nihayet insanın kendisiyle barışmasına ulaşmak! Bu süreç işlerken ortak altyapı bilgisi üzerinde yabancılaşma, ölüm, bellek, şarkı, aşk, baba-oğul ilişkisi ve umut gibi  motifler büyük bir ustalıkla işlevsel olarak işlenmiş ve dikkatli okuyucunun beyninde üç boyutlu olarak yerini almıştır. Öyle ki, her yeni incelemede matruşka bebekleri gibi, bu motiflerin yeni özellikleri ortalığa çıkmaktadır! Teknik açıdan yazarın kendisiyle duyguları arasına mesafe koymak amacıyla kullandığına inandığım ikili anlatıcının yanısıra, anlatının inandırıcılığını pekiştirmek amacıyla olabilirlik kipini de sık sık kullanılmıştır. Bu iki teknik, diğer çarpıcı tekniklerin yanısıra oldukça başarılı bir şekilde kullanılmıştır. 'Sağır Bellek' kolay okunur bir roman olmaktan nispeten uzaktır, çünkü görüldüğü kadarıyla yazar bunu hedeflememiştir; aksine bu çapraşık dili içinde bulunduğu atmosferi okuyucunun beyninde yaratmak için bilinçli olarak yarattığı düşünülebilir.
            Melih Ergen, sanki yaşamının hedefine bu romanla ulaşmıştır. Nitekim de daha önceki eserleri incelendiğinde herbirinin bu romana çıkan küçük basamaklar olduğu görülebilir. Ancak yine de bu büyük roman üç ciltlik bir seri şeklinde yazılsaydı, en azından çok daha fazla okuyucuya pürüzsüz bir şekilde ulaşabilirdi. Bu eserin önemini şu cümleyle özetleyebiliriz:  Melih Ergen’in bu otobiyografik eserini bitirdiğinde sabırlı, dikkatli bir okuyucunun yaşam, ölüm, aşk ve diğer yaşam motiflerine  bakışı sonsuza kadar değişmiş olacak ve o artık aynı kişi, aynı oğul, aynı eş, aynı koca, hatta kesinlikle aynı baba olmayacaktır! 

Önceki Sayfa                                                                   Yazının başlangıcı



9 Nisan 2014 Çarşamba

Şarkılar (10/11)

        Kitapta yoğun olarak kullanılan motiflerden biri de şarkılar... Hüzünlü şarkılarla örüyor yazar yabancılaşma, ölüm ve aşkı... Şarkılar, biri hariç, Suat'la birlikte var oluyor hep. Tek istisna da, yine Suat üzerinden Mahmut’un içinden geçen bir şarkı... Muhtemelen romanda şarkı söylemenin işlevlerinden biri de sığınma olabilir; acılar bunalımlar ve çaresizlikler karşısında insan ruhunun sığınabileceği korunak arayışı... Ölümü henüz daha idrak edemeyen Suat, 16. sayfada kardeşi Leylanın ölümü üzerine 'Leyla' şarkısını söyler ablasının isteği üzerine, ayrıca bunun yanısıra 'Küçücükken başucumda bana ninni söylerdin' şarkısını söyler. Bu şarkı oldukça çok güçlü bir ön bildiridir okuyucuya; çünkü okuyucu Suat’ın aslında üvey olduğunu, annesinin o daha çok küçükken öldüğünü çok sonra öğrenecektir. Suat, bir bakıma Leyla’nın ölümüyle annesinin ölümüne ağıt yakmaktadır. Kitap boyunca Suat’a sığınak olan tek bir şarkı vardır: 'Görmedim ömrümün asude geçen bir demini'. Suat'ın bu şarkıyı çok sevdiğini 16. sayfada Mahmut’tan öğreniriz: Suat evde el ayak çekilince mutfakta yalnız başına hüzünlü bir sesle söyler bu şarkıyı (sayfa 16). Aynı şekilde 59. sayfada hüzünlü olduğu bir anda “hep aynı şarkıyı söylermiş” cümlesini okuruz. Mahmut ilk kez babasıyla kopmaya başlamasını da bu şarkısını dinlerken hisseder. Bu şarkı Suat için o kadar önemlidir ki, oğlunun onu mezar taşına yazmasını vasiyet eder ama Mahmut babasının onun bu dileğini yerine getirmeyecektir! (Oysa babası ölmediğini de, ancak romanın sonundaki son satırdan sonra  öğreniriz!)
          Kitapta hüzün dolu bir başka şarkı da, Suat’ın babasına kendisini kabul ettirmek niyetiyle kullanılır: 'Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım'. Henüz çocuk yaşlarında olan Suat,  evin arkasındaki hamamı tamir ettikten sonra babasını çağırıp göstermek ister ve işte o zaman hiç nazlanmadan bu şarkıyı  söyler. Bunu bize aktaran Mahmut içinse, babasıyla yani Suat'la aynı iletişim sözkonusu değildir s (37).  Mahmut, Serap’ın aslında var olmayan bir sevgili olduğunu anlayıp da onun çekip gidişini hayal edince, kendisini babasının yerine koyarak bu durumda olsaydı babam bu şarkıyı söylerdi diye geçirir içinden: 'Seni gördü o şafak saçlara bağlandı gönül' (s 188).  Kitabın sonundaysa şarkılar, daha doğrusu müzik tamamen değişir: Mahmut’un zihninde ölümüne yakın rondo, vivace, pizzicato, spiccatolar, serenatlar, Ad Libitum gibi müzik teknikleri ve türleri vardır. Çünkü müzik evrensellik kazanmıştır ve evrensel bir olguyu ifade etmektedir: Ölüm! Şarkılar Suat’ın varoluş şeklini, hüzünlerini, çevresiyle olan iletişimini simgeler. Mahmut ise şarkı söyleyemediği için bu iletişim aracından mahrumdur.

Önceki Sayfa                                                                                      Sonraki Sayfa

8 Nisan 2014 Salı

Aşk (9/11)

Aşk ölüme çare olabilir mi? Bu soruyu yanıtlamak aşktan ne anladığımız ve hatta ölümden ne anladığımızla ilintili... Melih Ergen’in 'Sağır Bellek' romanında ise ölüm ve aşkın bin bir anlamını ve onların birbiriyle olan ilişkilerinin bir yumak gibi örüldüğünü görürüz. Romanda ilk önce Eczacı Hafız Mustafa’nın kızlarının ölümü üzerine ilk karısına duyduğu aşk dillendirilir. Ona duyduğu aşk çok büyük olduğu için bir daha evlenmek istemez ama dostların tavsiyesi üzerine sırf çocukları için evlenir. Roman boyunca anlatılan en kalıcı, tartışmaya açık olmayan tek aşk budur. Hafız Mustafa’nın oğlu Suat da karısına aşıktır. Aşık olmasına aşıktır da onun aşkıyla yanıp tutuşurken biri evli olmak üzere başka kadınlar da geçer gönlünden Suat’ın. Saliha’nın ise Suat’a aşık olduğu tartışmalıdır. Bu da yazarın bir yerde değindiği gibi aşkın "tek kişilik” olduğunu mu göstermektedir? Saliha ise evliliği, görevlerini yerine getirmek olarak algılamaktadır. Aşk konusunda çok katıdır. Öte yandan Suat’ın bir aşkı da kızı Hilal’e olan aşktır. Çünkü sık sık “kız çocuğu küçükken de, büyükken de sevilir”demektedir. Bu aşkı sayfa 176 da Hilal’in doğumu üzerine şiirsel bir şekilde anlatır Suat. Mahmut ise aşka açık değildir; zaten onun içinde yüzmektedir. Onsuz olamamaktadır. Çoğunlukla hayallerinde yaşamaktadır aşkı; çünkü gerçek anlamda aşık olamamıştır. Hatta kızına bile! Ancak yine de burada babasının yaptığını yapmamak adına kendi kızına fazladan ilgi göstermek istemez. Bu da doğaya bir çeşit karşı gelmektir, çünkü her kız önce babasına aşık olur. Üstüne üstlük Mahmut  karısında da aşkı bulamamıştır. Aşksızlık yüzünden oğlunun ölümü üzerine karısıyla ve kızıyla deyim yerindeyse son bağları da kopar. Bütün bunların temel nedeni olarak,  Mahmut’un aşkı  annesinde bulamaması gösterilebilir. Bu aşkın yokluğu Mahmut için o kadar hayatidir ki, Serap’la hayal ettiği aşk sahnesinin sonunda kendini annesinin rahminde bulacaktır (s 130).  Buna karşın tüm bu yaşadıklarından içine hapsederek büyüttüğü aşk sayesinde, yani yaşadığı bunalımdan ruhundaki ve kafasındaki sorunu aşk sayesinde çözerek kurtulacaktır.
          Kitapta Ölümle Aşk arasındaki yoğun ilişki karşımıza sık sık değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi sebep sonuç ilişkisidir. Kitapta sanki büyük acılar doğuran ölümlerin nedeni aşksızlıktır: Suatla Saliha arasında karşılıklı bir aşk olmadığı için Saliha dünyaya tutunamayarak ölümü seçer. Mahmutla karısı da bundan nasibini almış olduğu için oğlu ilgisiz ve aşksız kalır, o da tutunamaz. Bunun başka örnekleri de bulunabilir kitapta. Bundan hareketle bu ilişkilerde güçlü aşk olsaydı bu ölümler olmazdı duygusu oluşmaktadır okuyucunun kafasında. Bu da bize yazarın “Ölüm aşktan korkar” deyişini hatırlatmaktadır. Buna paralel olarak yazar, “Oysa aşk, hayatı yeniden anlamlandıran bir ‘inanç’ olabilirdi bana kalırsa, tabii uğruna ölünen değil ölümü öteleyen...” diyerek babasının annesine duyduğu aşkı eleştirmekte ve bu aşkın ölümleri getirdiğini ima etmektedir ( s78).  Yazara göre aşksızlık ölümdür. Bunu şu satırdan anlıyoruz: “Birbirinin cesetleri üzerinde dolaşanlar” aşkı bilmezler (s: 49). Aşk ölüm korkusunun panzehiridir Mahmut’a göre, nitekim 204. sayfada aşkı tarif ederken de, “çünkü aklınla keşişmeyen duygularımın yarattığı bir ‘serap’ olabilirdi bu,” demektedir aşk için.  Serap, Mahmut’un hayalinde uydurarak aşık olduğu bir kadındır. Onun sayesinde intihar etmekten kurtulduğunu düşünmektedir. Kitabın sonunda ölüm korkusunu yenip kendisiyle, geçmişiyle, kısacası yaşamla barışınca da, “Doğrusu bunu ölümden çok aşka borçlu olduğumu yadsıyamam,” der.
Melih Ergen kitabında kahramanlarının değişik aşk anlayışlarını yansıtmaktadır. Mahmut annesiyle babasını aşk konusunda kıyaslarken, “Babam için aşk bir kurtuluş olabilirdi belki ama annem için bu söz konusu değildi, çünkü babam her aşkın bitmesi için yaşandığını bilemezdi, ama zaten bunu bir tek kadınlar bilirdi (s 49)” demektedir. Nitekim annesi aşkın aklı olmaz der, sevgi ise emektir ona göre ve bu yüzden bir ömür boyu sürer: “Biz ancak bize verilen emeği sevebiliriz” der.  Nitekim annesi aşk yerine “doğuracağı çocukların ille de donanımlı olmasını ister.”(49-50). Mahmut içinse sevgili neredeyse kutsaldır, “İnsan aşık olduğunda sevdiğine dokunmaya bile kıyamaz” der. Öte yandan Suat Bey'in gençliğinde yaşadığı bir aşk ilişkisine yönelik olarak da anlatıcıya, “Aşk dediğin de suçla beslenmez miydi aslında, hiç buna karşı koyabilir miydi artık Suat Bey?” dedirtir sayfa  69 da.

            Aşk ölümden güçlüdür Mahmut için ve ölümü savuşturmak için ‘serap’ı görmüş, yani hayalen de olsa aşık olmuştur. Buradan da aşkın ölüm karşısında insanın en büyük kozlarından biri olduğu ortaya çıkar. Sanki aşkın yokluğu ölümü daha da korkunç kılmaktadır! Nitekim buluştukları köyün kahvesinde Serap konuşurken Mahmut gerçeklikten kurtulur ve onun kendisini kendisinden kurtaracak olan aşk habercisi olduğuna inanır. “Aşk gerçeğin kabullenmediğimiz o katı ruhunu silip süpürür” diyordu çünkü bana, gerçekse hayallerimizi elimizden alır” (s 164). Romanın sonundaysa ölümü alçakgönüllü bir şekilde kabul etmesine rağmen Mahmut, “Doğrusu bunu ölümden çok aşka borçlu olduğumu yadsıyamam” der. Sanırım aşık olunca insan yaşama sevinciyle doluyor ve ölümü aklına bile getirmiyor; çünkü insan kendini sever aşık olunca ve o zaman dünyayı da sever; sonunda da kendini bağışlar. Mahmut da kendisini olduğu kadar oğlunun da kendini bağışlamış olabileceğini düşünür artık! Çünkü Mahmut şimdiye kadar hep kendini suçlamıştır oğlunun ölümüne ilişkin olarak, kendini bağışlamasını dileyip oğlundan ve böylece de peşinden duyduğu aşk sayesinde yaşamakta olduğu 'cehennemi' cennet yapar. Güneş kocaman bir aşk olup tüm dünyayı ısıtmaya başlamıştır artık ve Mahmut da acılarıyla birlikte olsa da yaşamayı seçmiştir. Bundan böyle geçmişini, oğlunu, kızını, tüm ölenleriyle birlikte yaşamı daha çok sevmektedir. En son satırda ise babasını da affettiğini anlarız, yani baba oğul da barışmıştır artık! (s 205)

Önceki Sayfa                                                                                              Sonraki Sayfa

(Devam edecek)

7 Nisan 2014 Pazartesi

Yabancılaşma (8/11)

Romanın örgüsü kurulurken belki de kaçınılmaz olarak yazarın yolu yabancılaşmaya çıkmıştır. Yabancılaşma deyince varoluşculuk, varoluşçuluk deyince de Sartre akla gelir. Jean Paul Sartre, temelinde yabancılaşma ögesinin bulunduğu Varoluşçuluk felsefesini şöyle tanımlar: “Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğunu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir hale geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde ortaya çıkar.” (Jean Paul Sartre. Varoluşçuluk. (Çev. A. Bezirci). İstanbul: Say yayınları, 1997. S. 10. ) M. Ergen‘in  romanı, Suat karakterinden başlayarak köklerinden kopmuşluğun ve bunun birey üzerindeki ölümcül etkilerini anlatan bir romandır. 20. yy yaşanmışlıklar, hatta Suat’ı bir yerde kök salmadan oradan oraya gönderen, bizatihi kendisi içine kapanık ve toplumdan kopuk bir sistem olan demiryolları yaşantısı, inandığı felsefelerin insanı yalnız bırakması ve böylece insanın her türlü inancını yitirmesi, ülkedeki politik ortamın ezici gücünün bireyleri ezip geçmesi gerek Suat, gerekse oğlu Mahmut’un yaşamak zorunda kaldığı  ölümler silsilesinin neden olduğu bu köklerinden kopmuşluk ve hatta bu felaketlerin üzerindeki etkiyi telafi için Mahmut’un tutunacağı dal olan siyasi inancının da acımasızca gerek kendisinde gerekse Hilal’de budanması,  bireylerin yaşantısını anlamsız hale getirmekte ve sonunda bu yüzden de insanlar kendi kendilerini yitirmekte  ya da bu tehlikeyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenlerle 'Sağır Bellek', aynı zamanda bir yabancılaşmalar romanıdır.
            Nitekim yazar romanın daha ilk sayfalarında, Suat’ın defterinin son sayfalarında yazmış bulunduğu notlarında yaşamın ne kadar anlamsız olduğunu anlatmakta ve okuyucuyu adeta romanının genel atmosferine sokmaktadır. “Aslında bütün insanların aynı halleri yaşayıp aynı sözleri söylediklerini, yaza çize karmaşalarını çözmeye çalışsalar bile unutmaya katlanamadıklarını fark ettim” (s 8). Yabancılaşmanın en temel duygularından biri olan bu sürekli 'aynılığı', Albert Camus’ün “Yabancı”sında da görebiliriz: Kendisine Pariste iş teklif eden patronuna cevap verirken Mersault,  "İnsan hayatını hiç değiştiremez ki, zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır,” demektedir. Böylece daha ilk sayfalarda M. Ergen’in de okuyucularını 'boşunalık, 'hiçlik', anlamsızlık' duygularının sergilendiği Varoluşçuluk felsefesi atmosferine soktuğu söylenebilir.
Kitapta yabancılaşmaya temel teşkil eden buna benzer pek çok örnek bulunabilir. Her şeyden önce kitapta olabilirlik kipi kullanıldığı için Mahmut ve anlatıcı herşeyi bilemiyor, yani kendilerini akan bir su üstünde kuru bir yaprak gibi hissediyor ve böylece yazar okuyucuya da bunu hissettiriyor. Bu ise alttan alta anlamsızlığı, rasgeleliği körüklüyor ve böylece okuyucunun kafasında romanın atmosferi oluşuyor! Kaldı ki yaşayan insanlara en anlamsız gelen olgu ölümlerdir. Bir insanın ölümle yan yana gelince yaşamı ne denli anlamsız buluverdiği herkesin malumudur! Yukarda belirtildiği gibi kitabın temel örgüsünü ölümler oluşturmaktadır ki, ek olarak akrabalar arasındaki yabancılaşma da bu atmosfere katkıda bulunmaktadır. Nitekim de yazar 22. sayfada Mahmut’un halasından bahsederken, “Bu arada Cemile Hanım, (Mahmut’un kuşları değil de kedileri olan halası yani)...” demektedir. Buna ayrıca Mahmut’un babasıyla yabancılaşmasını da ekleyebiliriz. Yazar, 59. ve 60.  sayfalarda Mahmut’un babasını içki sofrasında hiçbir zaman can kulağıyla dinlemediğini anlatır; onun her zaman kızıyla ilgilenmesini kendine yediremez ve bu yüzden kendini evden kovulmuş bile hisseder. Hatta kendinin ailedeki konumunu düşünürken de hayalle gerçeği birbirine karıştırır. Annesinin babasından önce başkasıyla birlikte olduğunu ama bir aşk kırgınlığı yaşadığını ve sonunda babasına yanına çocuğuyla birlikte çıkıp geldiğini hayal eder. Bu çocuksa elbette Mahmut'dan başkası değildir (s 60). Nitekim yine bu nedenle Mahmut da oğlunun ilgisizlik, sevgisizlik, yabancılaşma nedeniyle intihar ettiğini düşünmektedir (s 75 ve 154). Mahmut içine düştüğü bunalımdan, kendine yabancılaşmasından ve bunları düşürken uzanıp kalmış olduğu yataktaki tembelliğinden 'beynindeki kurtçukları' sorumlu tutmaktadır (s 27). Kendine olan yabancılaşmanın en güzel örneğini Melih Ergen şu satırlarla vermektedir: “İnsan eyleyen bir yaratık olabilirdi ama asla yanaşmazdı aslına, bizse doğru ya da yanlış edindiğimiz bilgilerle nasıl çözecektik kendimizi, her birimiz bir başkası değil miydik sonuçta?” (s 44). M. Ergen'e göre yabancılaşmanın en etkili örneği ise, insanların iletişim kuracak dilleri olmasına karşın bunu kullanmamaları, sözsüz kalmalarıdır. Yani onun içini acıtan insanlar dili olsa da sözünün kalmamış olmasıdır (s 61). Bunu anlatmak için de Suat’ı gençliğinde bir dilsize teslim ettikleri sahneden yararlanır. Öte yandan Mahmut, roman boyunca annesinin inşaatı yarım kalmış olan metruk evinde bulunur ki, romanın bütünü düşünüldüğünde bundan daha çarpıcı bir yabancılaşma sembolü düşünülemez! (s 74). Ayrıca yabancılaşmaya önemli katkılardan birini de, istasyon hareket memurunun veya bir atın boşu boşuna ölmesi sahnelerinde görürüz (s 169-170). Kitaptaki en sarsıcı yabancılaşma ögelerinden bir diğeriyse, Mahmut’un kardeşi Hilal’in işkence gördüğü ve insanlık dışı muameleler yaşadığı için topluma ve ailesine yabancılaşıp ortadan kaybolmasıdır (s 94).

            Hiç kuşkusuz yabancılaşmaya katkı sağlayan temaların en önemlisi, ölüm temasıdır. Ailenin alt belleğini oluşturmasının yanı sıra, bir bakıma onların birbirlerine olan sevgi ve saygısının mihenk taşı olarak işlev görür; yani ölüm, geride kalanların ilişkilerini zora sokar. Nitekim oğlunun ölümünden sonra Mahmut karısı ve kızıyla duyduğu suçluluk duygusu içinde iletişimi keser, birbirlerine duydukları sevgi çerçevesinde birleşip bu travmayı birlikte atlatamazlar. Bu kez ölüm, bir başka ölümü peşinden sürüklemiş ve aralarındaki ilişki de ölmeye başlamıştır (S 73-74). Böylece bir yabancılaşma süreci başlar. Önce Mahmut kendisinden soğumaya başlar, bu soğuma nefret etmek gibi sadece suçluluk duygusuyla gerçekleşen bir yabancılık değildir. Sanki duygularıyla mantığı  tam orta yerinden ikiye ayrılmıştır. Romanın başından beri anlatıcıların zaman zaman birleşen iki kişiden oluşması da bu duyguyu pekiştirmektedir. İki farklı kişi ama her ikisi de her şeyi biliyor. Yabancılaşmaya ilişkin başka örnekler de vermek gerekseydi, Suat’la Mahmut’un yabancılaşmasından; arkasından Suat’ın karısıyla; Mahmut’un annesiyle; özellikle annesinin kendini öldürdükten sonra bütünüyle içine kapanıp kendisini geçmişine hapsetmesinden; oğlu intihar ettikten sonra da karısı ve kızıyla yaşadığı yabancılaşmasından söz edebilirdik; hatta karısıyla yabancılaşmanın en güzel ifadesini de, “...nitekim karısıyla birbirlerinin değil birlikte kaybettikleri varlığın yokluğunu duyuyor olmuşlardı artık aralarında ve bu yüzden karısının aradığı onda olmayıp onun aradığı ise uzaklarda olduğundan, Mahmut da oğlunun bu kez uzaklarda aramaya karar vermişti” diye okuruz sayfa 74'de. Ayrıca Mahmut’un gördüğü rüyadan onun oğlunun ölümünün etkisiyle kendi içinde bir parçalanma, bölünme yaşadığını çıkarabiliriz: “Rüyasında gördüğü kim varsa hepsi de çığlık çığlığa kaçıyormuş; birbirlerinin sırtına basa çıka, suçu ötekilerine atıp aklamak isteyerek kendilerini, korumaya çalışarak ruhlarını, batasıca yeryüzü nimetlerini ve tersini asla düşünemedikleri doğrularıyla Mahmut’u dinlemeden kaçıp gidiyorlarmış da...” (S 96-97). Mahmut annesini değerlendirirken onun neden olduğu yabancılaşma sürecini aile içinde yaşadıklarından, bu yabancılaşmanın kendi oğluna da yansıdığından, bu yüzden sevgisiz kalan oğlunun da annesi gibi intihar etmiş olabileceğinden dem vurur. Yani burada ölümün neden olduğu bir yabancılaşmaktan değil de, yabancılaşmanın neden olduğu ölümlerden söz edebiliriz ( s 154 ). Annenin aşka yabancılaşması ise 196. sayfada ele alınır. Benzer bir şekilde insanın yaşamla yabancılaşması ölüme, intihara götürmektedir insanı ve bu ölüm hiç de korkunç bir ölüm değildir yazar için; çünkü dipsiz bir uçurumdan kurtulmak ya da kendini koşulsuz özgür kılmak,  sonunda yüreğini kölelikten kurtarmak ve böylece varlığının insana ettiği kötülükten kaçıp kurtulmak için insan onuruyla ölür, hatta ölse daha iyidir (s 155). Ölümler, yazara göre yaşayanların yaşamlarını kabusa döndürür: “Kasvetin yavaşça ama ezerek indiği” bir andı o (...)  “birazdan yattıkları yerlerden doğrulup uysallaşmış birer vampir gibi tabutlarının kapaklarını yavaşça itip mezarlarından sıyrılacaklardı onlar, yere göğe sığamayıp yeni baştan hayatlarımıza gireceklerdi, (...) yeni baştan dolaşmak isteyeceklerdi evlerimizde ve tabii sonra da kütüphanelerimizin, albümlerimizin üstüne koyacağımız fotoğrafları kıpırdanıp duracaktı” ( s 163). Mahmut'un kardeşi Hilal ise, başlı başına yabancılaşmadır. Başına ne geldiğini anlayamamamız bile bu özelliğini kanıtlar. Ama o gördüğü işkenceler altında muhtemelen kendine yabancılaşıp kaybolup gitmiştir. Bu gitmek, “nice gitmektir” bilinmez! (s 94-95). İnsanın kendisiyle, yakın çevresiyle, giderek toplum ve nihayet yaşamla yabancılaşması için bunca neden varken, büyük acı ve sancılar çekmek pahasına Mahmut yabancılaşmaya direnmiş, sonuçta en olmaz denen barışmayı sağlamıştır. Bu barışma,  yabancılaşmaya teslim olmadan kendisiyle, ölümle, aynı zamanda aşkla barışmak demektir. (s 123)

Önceki Sayfa                                                                                          Sonraki Sayfa



6 Nisan 2014 Pazar

Ölüm (7/11)

    Bu evrensel ölüm kavramıysa ilk satırlardan itibaren okuyucuyu çepeçevre sarmalamaktadır. Ölüm, istisnasız tüm insanların en büyük korkusudur, ne kadar güçlü olursa olsun tüm insanların önünde diz çöktükleri bir doğa olgusudur. En büyük kaçınılmazımızdır, eğer bir gün çaresi bulunacak olsa bile, bu hiç de kolay olmayacaktır. Bu nedenle insanoğlu çeşitli vesilelerle ölüme boyun eğmiş, buna saygı duymuş, hatta onu temel dinlerin merkezine yerleştirmiştir. Yine de en büyük, dayanılmaz acıları ölüm yüzünden çekmiş ve ondan hep kaçmıştır. Ölüm karşısında pek az insan ona tapınmadan, boyun eğmeden, hatta neredeyse kendisiyle eşit koşullarda onu tartışmaya, yani barışa davet etmiştir! Melih Ergen de, 'Sağır Bellek' de bunu yapıyor. Hem de kanla: 189-190. sayfalarda Mahmut, sayfa 38 de geçen Derviş’in söylediğini anlayıp 'hakikat'in peşine düşer. Yani hakikatte ölüm, “ne senin, ne benim”dir. Sonra şöyle sürdürür: “... aşk gibi tek kişilik olduğuna göre ölüm", (...) ya da, "İnsan bir kez anlayınca ölümle hısımlığını, düşlediğinden bile ‘özgür’ kılabilirdi kendisini” der. (s 190). Roman, sanki bir çeşit ölümler geçididir. Nitekim Suat’ın annesi, Suat bir yaşındayken ölür ve o bunu çok sonra öğrenir. Sonra Suat’ın minik kız kardeşi Leyla, daha sonra büyük ablası Sabahat ölür. Babasının tayini nedeniyle taşınmalardan birinde otelde kalırlarken kardeşi Necmiye, mangal kömüründen zehirlenerek ölümden döner. Daha sonra ise Mahmut’un can arkadaşı Serdar ölür. Neredeyse tüm roman boyunca Mahmut’un annesinin ve oğlunun intiharının gölgesi hüküm sürer. Annenin yaşama bakışı irdelenirken annenin erkek kardeşlerinin peşpeşe öldüğünü ve bunun üzerine bir iki ay içinde annesinin de öldüğünü öğreniriz. Bu arada Atatürk de ölmüştür. Öte yandan hemen her oğul gibi Mahmut da roman boyunca babasını, yani Suat’ı öldürmek istemektedir. Köyde pek tanınmayan Gökçe Bey’in düşüp asfaltın orta yerinde ölümü; Mahmut’un hayalinde babasını öldürmesi; ele-avuca sığmayan bir atın bir kurşunla öldürülmesi; hareket memurunun bir çeşit intiharı;  eski tiyatro kalıntılarındaki 'uzak geçmiş ölüleri'; Suat’ın hayali de olsa Mahmut tarafından öldürülmesi; bütün bunlara karşılık Eczacı Hafız Mustafa’nın hiç acısız, doğal, kabul edilmiş mutlu diyebileceğimiz ölümü... Tüm bu ölümler, Mahmut’un oğlunun ölümünü hazırlayan genetik ve çevresel döşeme taşlarıdır. Yazar ve Mahmut tüm kitap boyunca bu ölümü hazırlayan etkenleri 'anlamaya' çabalamakta, bunun için zaman zaman kendi yaşamından vazgeçme noktasına gelmekte, ama kaderci bir ruh haline teslim olmadan bu kâbusa  bir şekilde son verebileceğini düşünüp onları da kendinden sayarak ölümle, yani doğayla barışarak ölüm korkusunu yenmekte, hatta onu sevmektedir. Suat’ın yaşadığı ölümler, Mahmut’un alt belleğini, bir çeşit kaderini oluşturmuştur: Hemen hepsinin ani ve beklenmeyen bu ölümleri, Mahmut’un oğlunun ölümüne kadar uzanmış ve Mahmut'un 'belleği' bunları yargılamaya, irdelemeye başlamış, ancak normalde 'kader' sayılarak boyun eğilen bu olaylara Mahmut isyan etmiş, aslında insanların 'acılarını unutarak' dayanma eğilimlerini ise onları bu kez gerçekten öldüreceğini, hatta gelecek nesillerin bile buna tepki göstermeyecekleri için sonunda unutularak ölümlerine neden olacaklarını anlatmıştır. Yani acılarımızla yaşamayı öğrenmeli, ölümü olduğu gibi kabul etmeli, böylece geçmiş hiç unutulmayarak gelecek kurtarılmalıdır. Geçmişte yaşanan büyük acıların tek kazanımı budur, heba edilmemelidir.

Önceki Sayfa                                                                                     Sonraki Sayfa





5 Nisan 2014 Cumartesi

Bellek (6/11)

        Eserde bellek, hem bir karakter hem de her şeyi bilen ve yöneten bir varlık konumundadır. Yenidoğanda bellek, yalnızca genetik kodlardan oluşur. Onun dışında bomboştur, yaşanmışlıktan yoksundur. Benliğin ve organizmanın isteklerine göre öne çıkar ya da geride kalır. Bu gün geride kalan yarın öne çıkabilir. Yani yetişkin insanın ya da canlının belleğine güvenilmez; çünkü işine geldiği gibi gösterir kendini; hatta bazen insanda bellek ölür de kendisi ölmez! Demans hastalarında böyledir. Onlar bir bakıma belleklerini yeni kayıtlara, yeni olgulara, yaşanmışlıklara, yani yaşama kapatmıştır. Eski kayıtlara, deyim yerindeyse tozlu, eski dosyalardan oluşan kişisel bir arşive dönüşmüşlerdir artık. Ölüler de böyle değil midir? Onlar da yeni bir şey ekleyemezler belleklerine, çünkü yeni deneyimleri olmayacaktır, ne kadar taze ve genç olursa olsunlar! Bu durum, bir bakıma ölülerin bazı canlılardan pek de farklı olmadıklarını gösterir. Ancak onu özleyen için muhteşem bir telafi, tanrısal bir yeniden yaratı durumu ortaya çıkabilir: Ölülerin belleklerini arşivlemek, dillendirmek, yeri gelince onların başkalarında yaşadıklarını göstermek onların  yakınlarına düşmektedir. Demans hastalarında olduğu gibi yaşayan bazı insanların diğerlerini asla dinlemeden kendi bildiklerini okuyan bellekleri ise 'sağır'dır. Sizin emrinizde değildir, bağımsız bir birey, kimseden etkilenmeyecek kadar özgür bir kişilik gibi… Yaşayan insanların ölü belleklerinden farklı olarak ölülerin yaşayan bellekleri ise, onları sevenlerin belleklerinde parlamakta ve orada yaşamaktadır. Unutmak acıdan kaçmaktır, der yazar, insan acılarıyla bütündür, aksi halde eksik kalır diye ekler, yani insan acılarıyla yaşamayı öğrenmeli, onları yok saymamalı, başına gelenleri unutmayarak deneyimlerini gelecek nesillere taşımalı ve her neslin aynı acıları çekmesinin önüne geçmelidir.       
            Romanda bellek her şeyi kontrol eden bir konumdadır. Romanın örgüsünü oluşturan geçmiş olaylar ya demans hastası olan Suat’tan ya da kaos durumundaki belleği kendisine isyan etmiş oğlu Mahmut’tan gelmektedir. Suat’ın belleği kendine göre bir düzen tutturmuş, kimseyi dinlemeden, dinlese bile anlamadığı için kendi bildiğini okuyan, normal çağrışım kurallarını alt üst eden bir yöntemle çağrışıp duran bir bellektir. O nedenle Suat’ın anlattıkları kimi zaman sırasını yitirir, nitekim de roman için en önemli olduğunu sandığımız bir olayın romanın en sonunda verildiğini görür ve buna da Suat’ın çok sevdiği kızı Hilal’in doğumunu örnek gösterebiliriz (s 177). Yazarın kullandığı ikili anlatıcı tekniği ve önemli olayları haber verirken kullandığı olabilirlik kipi ve temel bilgi kaynağı olan Suat’ın sorguya çekilememesi, yani sağır belleği yüzünden her iki anlatıcının da her şeyi bilmedikleri duygusu uyandırır okuyucuda: “Kuşkusuz Suat Bey de aynen böyle konuşmuş olabilirdi o günlerde…” (s 17). Yazar yaşayan insanları belleklerini kaybettikleri için eleştirmekte ve “sonra da ölenlerini bir an için hatırlayıp unutuvermişlerdi (…) şimdi insanların belleklerinde yalnızca numaralar vardı” demekte ve eklemektedir: “Hayır, Mahmut asla unutmayacakmış, çünkü o yalnızca kendi doğrusunu arıyormuş” (s 44-45). Ayrıca Suat’ın kör belleği "gerçekten tuhafmış, çünkü babası neredeyse kendi adını bile hatırlamıyormuş ama garın yemekhanesine çıkan merdivenlerindeki basamak sayısını  ezbere söyleyebiliyormuş…” (s-89). Yazar “…söylenenlerin kaç zaman önce söylenenlerden çıkageldiğini ve yine söyleneceklere ekleneceğini ve sonra gün olup unutulacağını bilerek hem de…” ( s 162) diyerek, aynen Suat’ın belleğinde olduğu gibi belleğin insanın kimi zaman kâbusu olup peşini bırakmayacağını vurgulamaktadır.
            Kontrolsüz, deli belleğin varlığını insana en çok hissettiren, doğrusu belleğin önemini öne çıkaran, onun yokluğunu da kendi içinde taşımasıdır, yani yokluğun varlığı, boşluğun varlığı ve hatta alttan alta yokluğun varlıktan daha önemli hal alması durumu... Yani yaşlılık ve güçsüzlük olmasaydı, gençlik kavranamaz, ölüm olmasaydı yaşam anlaşılamazdı. Belleğin antitezi de unutmaktır. Unutmak olmasaydı, bellek bu kadar ortaya çıkıp kendisini gösteremezdi. Nitekim Melih Ergen de bunun farkında olduğu için eseri boyunca bu kavramı sık sık kullanmıştır. Dahası, unutmak kavramı eserde bellek kavramından daha sık geçmektedir, üstelik eserin tam da merkezinde bellek kavramı bulunmasına karşın! Gerçek ölümün unutulmakla gerçekleştiğini düşünmektedir Suat; ölmekten değil de unutulmaktan korkmalıyız mesajı verir romanın 7. sayfasında. Böylece kalıcı bellek, yara almayacaktır başka bir deyimle…
Unutmak acılardan kaçmak amacıyla gerçekleşir: Suat’ın annesi o daha bir yaşında öldükten sonra babası annesinden hiç söz etmemiş, sonuç olarak da yaşadıklarını tamamen unutup belleğinden silmiştir. Aynı durum Suat’ın da başına gelmiştir, “Saliha’nın ölümünden bu yana ne varsa her şeyi unuttum!" diyerek.. (s 28). Mahmut ise babasını, muhtemelen annesini kurtarmadığı için unutmuştur: “…gözlerinin yeşili ne zaman kaybolmuş, ne zaman ölmüştü babası, doğrusu artık hiç hatırlamıyormuş Mahmut!” (s 29). Yazar, burada ölülerin canlı belleklerinin önemini vurgulamak için olduğuna inandığım bir şekilde, canlı insanların ölü belleklerini öne sürmektedir. Böylece okuyucu, kötünün iyisini seçmekle karşı karşıya bırakılır ve elbette okuyucu çok daha insani olan ölülerin canlı belleğini seçecek, yazar da bundan haz alacaktır (s 51). Böylece yazar insanların belleklerini acıdan kaçmak  adına öldürdüklerini belirtmekte, asıl bunların 'hayattan caydıklarını', yani intihar ettiklerini söylemektedir. Saliha ise hiçbir şeyi unutmamıştı ama unutulmuştu ve unutulmak ölmekden beterdir dediği için intihar etmiştir (s 52). Mahmut ise babasının tersine belleğini olabildiğince 'canlı' tutacak, böylece oğluyla annesinin 'ölümüne' izin vermeyecektir. Nitekim, “…bense hiçbir şeyi unutmadım, bundan böyle de unutmayacağım ve asla ona (Suat’a)  benzemeyeceğim!” demektedir (s 56). Çünkü Mahmut, unutmayı intihara denk görmektedir. “Ne var ki unutmak da bir tür intihar etme biçimi değil miymiş, bile isteye unutmak yani…" (s 94 ve 201) Hatta Mahmut bundan utanç duymakta ve bunu espirili bir şekilde anlatmaktadır 97. sayfada. Zaman zaman Mahmut da acılar içinde kaldığında serap görerek hayal alemine sığındığında özellikle unutmak ve böylece acılardan, geçmişinden kurtulmak ister: “…dalgalar yüzümü/gözümü/üstümü kapladığından geçmişimi de silip süpüren bir selin içinde kaybolduğumu sanmıştım,” der (S 164). Hatırlanmak ölüme karşı tek kozudur insanın; çünkü, “...zaten insanoğlu dediğin de hatırlandıkça yaşayan bir yaratıktır…” diye ekler (s 199). Yazar unutmaya şiddetle karşıdır, çünkü acıları onu kendisi kılmıştır ve onları unutmak ölmekten beterdir. Bu nedenle o “ölülerini her gün törenlerle anarak yaşamaya razıdır” (s 204). Muhtemelen yazar, acılarıyla yaşayanları böylesi acılara dayanamayıp intihar ettikleri için artık kınamamaktadır. (s 204).
Sonuç olarak ölenlerinin anılarıyla yaşayanlarla ölümün bellek zeminindeki amansız mücadelesi olarak özetlenebilecek olan bu roman, muhteşem bir barışmayı konu almaktadır. Ölüm ve ölülerle sağlanan bu büyük ve evrensel barış, ölüm korkusuna da vurulmuş büyük bir darbedir ve 'sağır bellek'in yenilgisiyle son bulur. Yaşarken ölmenin hiç gereği yok demek istemektedir yazar, acıya katlanmak bizi en çok insan yapan özelliğimizdir ve bundan kaçamayız. Üstelik de bundan kaçarken geleceğimize karşı olan sorumluluklarımızdan da kaçıyor, insanlığımızı tehlikeye atıyoruz diyerek okuyucuyu derinden sarsmaktadır. 

Önceki Sayfa                                                                             Sonraki Sayfa